adayli's profile...& Hidayet'e Doğru &.....PhotosBlogListsMore Tools Help

adayli

...

Loading...

Windows Media Player

Lists

Zulu (GMT) Clock

Loading...
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Jan. 29
bakiwrote:

img379/728/outip7.jpg

Spacenizin linkini bu siteye ekleyin herkes görsün ve girsin ekle ve gör;)

Ve Ayrıca Bedava reklam alanımızlada sizinleyiz siteniz veya spacenizin bedava reklamını yapıyoruz

Sept. 30
ahmed akwrote:
Elinde silah yokken, hain bir kılıç boğazına dayanmışken, Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? sorusuna, ALLAH! deyişi gibi Hak Nebinin (sas)...
Yegâne havl ve kuvvet sahibini en gür sadayla ilan eden böyle bir çığlık!



Bir çığlık ol!

Evlatlarını, eşini, kardeşlerini er meydanında doğranmış olarak görse de, Uhud yamaçlarında Efendisinin (sas) sağ olduğunu görünce, şükür secdelerine kapanan Sümeyra anamızın, Fedâke ebî ve ümmî yâ ResûlALLAH. Yani Anam babam sana feda olsun. diye hıçkırıklara karışan çığlığı gibi... ALLAH ve Resulüne (sas) tam bağlılığın ilânı bir çığlık!




Bir çığlık ol!

Üzerine kızgın kayaların yığıldığı en çetin anlarda bile imanından vazgeçmeyen Hz. Bilâl ın (ra), Ehad, Ehad!! çığlıkları gibi... Rabbin birliğini, gönlü kör, sağır, dilsiz olanlara bile duyuran bir sebat çığlığı!




Bir çığlık ol!

Etrafı sarılmakta olan İslâm ordusunun durumuna vâkıf olan koca halife Hz. Ömerin (ra), ordunun komutanına, kilometrelerce uzaktan, Ya Sâriye, el cebel, el cebel! Yani, Sâriye, dağa doğru, dağa doğru..! deyip yol göstererek, bir anda savaşın kaderini bile değiştirebilen bir feraset çığlığı!..




Bir çığlık ol!

Düşman gemileri Haliçe girdiğinde, celadetiyle atını denize süren kumandan padişah Hz. Fâtihin, Ya Bizans beni alır, ya ben Bizansı! kükreyişi gibi, azim ve fütüvvet fışkıran bir çığlık! Ya da öyle bir çığlık ki, o kutlu Fâtihin cedlerinden Murad Hüdavendigarın, hain bir hançerle son soluklarını verirken bile, Osman Beyden mefkûre dersi alarak; Attan inmeyesüz!.. deyişi gibi, son anda bile hep ilerileri işaret eden bir çığlık!




Bir çığlık ol!

O saydığımız kâmeti bâlâların asrımızdaki misali Bediüzzaman gibi; ayağı kayıp, kayalıklardan aşağıya düşerken bile, Davam! diye haykıran bir çığlık! Ölümle burun burunayken bile Hakkın adını, yâdını bütün âleme duyurma davasına bu denli bağlılığın timsâli bir çığlık! Böyle kürsülere yığılıp kalma! İnsanların imanı için ALLAH a niyazda böyle bir çığlık ol! İşte, bu çığlıklara bir çığlık da sen kat! Bu gür seslere hoş bir sadâ da sen ol! Güneşin doğup battığı her yerde nurdan helezonlar oluşturup ortalığı aydınlatan, Hak Tealanın nurunu tamamlama vaadinin vesilesi kılınan kara sevdalılar misal, o Dâvûdî çığlıkların aks-i sadâsı bir çığlık!..
selam ve dua ile kardeşim
July 14

...& Hidayet'e Doğru &...

Yer Gök Bir oLupta Hesap SoruLunca En Sevdiğin BiLe Senden Davacıdırوالعصر ان الانسان لفى خسر "Asr'a Yemin Olsun ki, Şüphesiz İnsan Hüsrandadır." (Asr 1-2)

Zain Bhikha&Davud (Allah Know)

 
Allah Knows - Zain Bhikha & Dawud
Uploaded by arifi78

Nazeel Azami - RahmanurRahim

 
Anasheed Nazeel Azami - Arahman Arahim
Uploaded by Abd_Al_Halim

...

Photo 1 of 50
May 14

Görüşeceğiz!..

 
Dilimi kilitlemiş dünya…
Kelimeler anlatmak istediklerimi anlatamasa da, usulca gözlerimle anlatmayı seçiyorum.

Otobüs penceresinden el sallayan bir çocuk, beni tanımasa da gözleri ile haykırıyor:
- Görüşeceğiz!

Uzunca bir yol, elleri ile çekmekte olduğu tekerlekli bir araba, tekerlekli arabada utanarak giden yaşlı bir baba… Yere bakan gözlerini kaldırıp, gözlerime fısıldıyor:
-Görüşeceğiz!

Kuşlar mevsimlerini bilip göçe uğrattılar beni, ötüşlerinden anladığım kadarıyla diyorlar ki;
-Görüşeceğiz!

Kar sakladığında toprağı, güneş okşayarak erittiğinde karı, mevsim geldiğini söylediğinde baharı, rüzgar esip kopardığında yaprağı... sessizce anlattıkları;
-Görüşeceğiz!

Bir anne ve göz kapakları dünyaya kapanmış bir bebek… Annenin elinde gözyaşlarıyla ıslanmış bir mendil… Toprak atılırken kürek kürek… Annenin gözlerinde ki kelime;
-Görüşeceğiz!

Hiç tanımadığım, uzaklardan gelmiş bir grup yolcu, dillerinde bilmediğim dualar, yüzlerinde tanıdık bir tebessüm… Farklı olsa da kelimeler, anlaştığımız tek kelâm;
-Görüşeceğiz!

Gece kararttığında odayı, güneş alıp gittiğinde başını… Günümün yarını olacakmış gibi kurguladığım da zamanı… Uyku çöktüğünde gözlerime, benim için önemli olanı ölümün küçüğü uykuyla susturduğumda… Alıp verdiğim her nefes sonrasında;
-Görüşeceğiz!

Aşık maşuktan geçerken, Mecnun Leyla’sını Mevla’da bitirirken,Yunus ağlarken yane yane, Mevlana ‘’hamdım, piştim, yandım’’ diyerek dünyadan geçerken, her birinin de zikrettiği;
-Görüşeceğiz!

Adem Havva’dan ayrılırken, Meryem İsa’ya son kez bakarken, Fatıma Hasan ve Hüseyin’i gözlerinde okşarken, Yakup gözleriyle Yusuf’u özlerken, içlerinde
sakladıkları;
-Görüşeceğiz…

Adım adım yaklaşırken Kabe’ye, gözler yerde… Aniden kaldırıp gözleri Kabe’ye, gözlerde nedenini bilmediğin gözyaşları ile… Kabe’den uzaklaşırken gözlerden
dökülen vedanın duası;
-Görüşeceğiz!

Şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz duamız var.
Göremediğimiz yüze , duyamadığımız sese, hissedemediğimiz kokuya, anlayamadığımız
dile, şefkate, merhamete, tevazuya, inceliğe ihtiyacımız var.

Gelip geçen insanlığa ÖRNEK OLAN İNSAN(sav) şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz tek dua;

"Gözlerimiz gözlerinizi göremese de gönlümüz görüştü sizinle Efendim!

 Gönüllerin bir olduğu yerde görüşmek duası ile Efendim… "
 

(alıntı)


April 20

Gönül Çiçeğim...



 


Yine buğulusun gönül çiçeğim, yine ağlıyorsun!

Gül kokmayan bir yürek gördün mü, salıverirsin damlalarını gönüllere...

Hep ağlıyorsun gönül çiçeğim,

Sevdaysa sevda, hasretse hasret, hüzünse hüzün... ne varsa buğulu bulutlarında, yağmur eder sunarsın bahara.

İyi ki ağlarsın gönül çiçeğim,

Çiçeklerin umut kokar. Baharı bile umutlandırdın ya gönül çiçeğim, gam sana yakışmaz gayrı. Gam bizim işimiz, hüzün bizim işimiz gayrı.

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Sen açmasaydın, sen beyazlığını damla damla düşürmeseydin karakışın hüküm sürdüğü buzdan yüreklere, hangi ağaç meyveyi umut ederek çiçeklerini salardı karakışın bağrına? Hangi çiçek güneşli günleri umut ederek tomurcuğunu terk ederdi? Hangi beyaz kelebek, soğuktan kenetlediği titrek kanatlarını semaya açarak kanatlanırdı?

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Sen damlamasaydın, kardelenler nazlı çiçeklerini açar mıydı beyaz karlara inat? Kim beyazlığın sadece karda değil, çiçeklerde de olabileceğini düşünebilirdi?

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Sen de açmasaydın gönül çiçeğim, kara bulutların arkasındaki mavi gökyüzüne özlemler yeşermezdi dallarda. Belki hüzün savrulurdu sadece ağaçların kuru dallarında tipiyle karışık. Belki yağmur nedir bilinmezdi. Oysa sen hep gülü savurdun gökyüzüne, hep gülü koklattın rüzgarlara. Sen bilirsin ki; "Bir çiçek ölmeden, meyve dirilmez!"

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Adın baharla birlikte anılır oldu gönül çiçeğim. Rüzgarlarla karlara savrulan her yaprağın, karlara baharı hatırlattı. Çiçeklerin sıcak gözyaşlarıydı zira. Gözyaşları yağmuru, yağmur baharı hatırlattı sonra.

İyi ki ağlamışsın gönül çiçeğim,

Şimdi bildim, sürgünlüklerin, hasretliklerin, hüzünlerin neden senin dostun olduğunu. Sen gülü damladın karakışın rüzgarlarına. Gülü saçlarına takıp giden rüzgarlar, gözyaşlarını da taşıdı yedi iklime.

Şimdi anladım; "gül sevginin özü" Hasretlikler, hüzünler, ayrılıklar gülün kokusudur çünkü. Sen gül kokuyorsun çünkü.

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Dedin ya;

"Çiçekler ölmezse meyveler olmaz!"

"Tomurcuklar yokolmadan güller açılmaz!"

Ölürsem başucuma bir gül dikilsin,
Ölürsem başucuma bir gülle gelinsin!

(alıntı)


 



 
April 08

El'sin SEN El, varlığın sadece bir Avuçiçi...

 




Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur. İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde belenmesi gibi, dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir. O'na sonsuz uzaklığının kuytusunda O'nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder.

Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua. Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır. Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir? Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine. Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir. Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister.

İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde, Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında. Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında.

Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır. Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua. Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan. Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası.

Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin. Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler. Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni. Kendini susuz ve tok sanman, O'na yakarma iştahını giderir, O'na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni. Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını, rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin. Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin.

Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın. Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün.
Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin. Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun. Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin.

Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında, incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde, yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini.

Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi' ismiyle tanırsın O’nu.
Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O'nun.

Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O'nu.

En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları.

Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur.

Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi. Ellerin var sadece, bir de elindekiler; elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi, elin de elinde kalmayacak ki...Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin.

Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki.. Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken, varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ "evlat duası"nın kabul edilmişliğisin. Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin.

Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın. Duasın sadece, sadece duasın.. Annen duadır. Beşiğin duadır. Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua..

Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı?


Senai Demirci
 
 
March 30

Ay Yüzlüm

 
Taha AY YÜZLÜM-SULTANSIN-YILDIZLARI DA AL

Ay YüZLüM

Seni koruyan o yagmur bulutu,
Özledi seni, nerelerdesin?
Kabenin yanindaki o çocuk,
Özledi seni, nerelerdesin?


Nerdesin Ayyüzlüm
Nerdesin Nuryüzlüm
Nerdesin Gülyüzlüm
Nerdesin Sultanim


Gözler hep yollarda
Ismin dudaklarda
Ümmetin çok zorda
Nerdesin Sultanim


Askinla çok yandik
Yandik ve kül olduk
Sana çok susadik
Nerdesin Sultanim


Agliyor hâla, üzerinde
Vaaz verdigin o kutlu agaç
Ümmetin su an sana çok muhtaç
Gözler kapida, nerelerdesin

 

March 20

Hidayet

 
 
Bir Avustralyalı'nın müslüman olma hikayesi.
Sürükleyici ve neşeli anlatımlı.
15 dakikanızı ayırırsanız çok şey kaybetmeyeceksiniz:
 
 
 
Avustralyalı gencin Müslüman olma hikayesi
March 16

Bilgisayar ve İman




BİLGİSAYAR VE İMAN
 

Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
CEN.NET CAFE
Cafe işleten delikanlıya:
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:
- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
- Buyurun amca, ne soracaktınız?
- Sen Allah'ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları,
her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini  nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
- Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
- Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.'
Darwin bile 'çüş lan deve' der.
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz
işleyen bu  sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?
Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.
Birbirlerine benzemezler.
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
kendimi yeterli görmüyorum.
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu  soylemeli, O'nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""
- Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir.
Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir.

March 08

YÜZ'LERCE SALÂT VE GÜLLERCE SELÂM

YÜZ'LERCE SALÂT VE GÜLLERCE SELÂM

 

                                                   
                           

"Zayi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su"
-Fuzuli

Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.
***
 
O yüzden, gülden yüz çeviremeyiz.
Güle uzak duramayız.
Aşk ateşi örseler yüreğimizi.
Kızıl kanlar gibi dolaşır tenimizi aşk.
Ve kızıl utançlarla alevlenir yüzümüz
Güle döneriz, Sevgili'ye döneriz.
Sevgili yüzü olmadan edemeyiz.
***

Meğer gül, yüzüne Nazar Eden olduğu için gül'müş.
Herşeyi ve herkesi Varedenin teveccühüyle gülmüş.
Önce Teveccüh Eden varmış.
Yokluğa yönelmiş Ebedi Güzellik Sahibi.
Bilinmek dilemiş, sevilmek irade etmiş.
Gizliden açığa çıkmış "Mahfi Hazine"
Hiçlik şafağı kızıla boyanmış.
Varlık güzel yüzlü bir gül olmuş.
Varedilen her şey bir gül yüzünde taçlanmış. 
***

Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.
***
Ebedî Sevgili'nin teveccühüdür gülü güldüren.
Kalbimize aşkı salan Sevgili'nin nazarıdır.
Ki bu kalb Sevgili'nin vechesinden başkasına dönmez.
"Batan şeyleri sevmez"
Yitip gidenlere gönül vermez.
O'nun vechinden başkasına kanmaz aşk.
Aşk O'nun teveccühü ile var oldu.
Güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği O halkeyledi.
Aşıkların bakışlarında sevgiyi O tasvir eyledi. 
***
Ve güzellerin en güzelini Mahbubu eyledi.
O'na muhabbet eyledi, O'nu Muhammed eyledi.
Ebedi teveccühünü O'nun vechinde kristalleştirdi.
Cümle halka O'nun yüzünü gül eyledi.
Değil mi ki, önceleri hiçbirşey yoktu
Ve illâ O'nun ebedi teveccühü vardı.
Değil mi ki, varedilmişler O'nun yönelmesiyle
Varlığa yüz buldu.
Öyleyse bu varlık gülşenine önce O Mahbub'un gül yüzü düştü.
***

Biz dikenlerdik aslında.
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Gül-ü Muhammed'in (sav) yüzünde buluştuk.
Gül-ü Muhammed (sav) yüzünde tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi yüreğimize çağırdık.
Herşeyi elimize aldık. Herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık
Gül yüzünden var olduk.
***
Sevgili'nin teveccühünü yüzüne devşiren Gül'e,
Yüzümüzü Sevgili'nin vechine çeviren Gül'e
Güllerce salât, yüz'lerce selâm ettik.

Senai Demirci   

    

Gül Ahmedim
 

Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan varlığa geçişiyle hâlâ heyecanlıdır, sanki ummadığı bir hayatı kazandığına utanmaktadır.

Gül ki, inceliği ve zerafetiyle, tazeliği ve yeniliğiyle, her an yoktan var edilme titrekliğine tanıktır.

Gül ki, sanki varlığına her dem sevinmekte, sanki karşılıksız gördüğü iyilikle mahcup olmakta, iste(ye)meden edindiği güzelliğe teşekkür için telaştadır.

Gül ki, görene her an yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir.

Gül ki, ilk defa görünüyormuş gibi gelir göze, şaşırtır, sevindirir, sevdirir.


 

Gül ki, alıştığımız varlığımıza alışılmadık bir sevinç ekler, kanıksadığımız yaşayışımıza beklenmedik bir coşku katar, olağan sandığımız insanlığımıza olağanüstü bir övgü sunar.

Gül ki, var olma alışkanlığımızı yıkan bir oyun-bozan, yaşama sükûnetimizi dağıtan yağmur-boran, insan olma bıkkınlığımızı bozan sürpriz-armağandır.

Varlığımız, o nazenin gül kadar titrektir; her an yenilenir.

Hayatımız, o incecik gül yanağı gibi tazeciktir; her dem yeniden yeniye verilir.

İnsanlığımız, o latif gül kokusu gibi biriciktir; her an tenimizde misafirdir.

Öyleyse, bizi her an Var edene sonsuz minnettarlık içinde olmamız, her nefeste O'na teşekkürler sunmamız gerekir.

O (sav) gül tazeliğindeki ihyayı, gül titrekliğindeki varlığı her an farkedendir.

O (sav) gül yanağındaki kızıllık gibi, kendisine lâyık görülenler nedeniyle her an haya içindedir.

 O (sav) işte bu yüzden "Muhammed"dir; içimizde en çok hamd edendir; kendisine verilene en çok teşekkür edendir.

O (sav) işte bu yüzden "Muhammed" ismini en çok hak edendir; hayreti ve minnettarlığı en heyecanlı, övgü ve senası en coşkulu olandır.

Öyle ki O (sav) varlığıyla baştan ayağa hayrettir, şükrandır.

Öyle ki O (sav) haliyle ve kavliyle ete kemiğe bürünmüş övgüdür, hamddir.

"Yaratıcısını en çok öven ve bu övgüsüyle de en çok övülen" Muhammed"(sav)dir.


 

Ne ölçüde kendi varlığımıza şaşırıyor ve Yaradanımıza minnettarlığımızı ifade ediyorsak, o ölçüde hem Gül'e hem Muhammed (sav)'e benzeriz.


March 01

Ebedi Sevgili

 
 
Asım Yıldırım - Ebedi Sevgili
 

 

 

EBEDİ SEVGİLİ

 

Hadi bugün O'na (CC) sevgini göster!
Sevgililer günü ya bugün.
O'nun için bir şey yap!
O'na (cc) kendini beğendir bugün!
"Seviyorum" diyorsun ya.
Hadi göster sevgini!..
O (CC) neyi seviyor, neyi sevmiyor öğren!
VE
Sev O'nun sevdiklerini, sevmediklerinden uzaklaş! Ki, O da sevsin seni.
Seven elbet sevilir ama, lafta kalmasın sevgin.
Hadi bugün göster O'na sevgini!..
Sevgililer günü ya bugün..
Bilirsin, seven hep sevdiğini anlatır,
"Bülbülün yüz hikâyesi varmış, hepsi de gül üstüne.."
Bugün, ulaşabildiğin herkese O'nu (CC) anlat!
O'nu ve O'nun en sevdiğini(SAV).
Telefonla, yüzyüze, kavlen ve fiilen O'nu anlat!
O, sana senden de yakın olanı..
O, seni senden de iyi bileni..
O, sen O'nu bıraksan da seni asla bırakmayanı..
O, en güzel sevda türküsünü, ölümsüzlük bestesini.
Sevgililer günü ya bugün..
Bilirsin, seven hep sevdiğini düşünür ya..
Bugün sen de hep O'nu düşün!
O'nun hoşuna gidecek bir şey yap! Memnun et O'nu..
Meselâ;
Şimdiye dek isteyip te yapamadığın bir emrini uygula bugün!
Eğer örtülü değilsen, hiç çıkarmamak sözüyle,
Bir başörtüsü al kendine!
Kılamıyorsan, bugün namaza başla!
Meselâ;
"Kur'anı mutlaka öğreneceğim" de!
Biliyorsan, öğretmek için bir talebe bul kendine!
Bir ayet ezberle ve uygula onu!..
Bugün bir hadis öğren ve öğret onu!..
Meselâ; bugün Sevgilini (CC) en az bir kişiyle tanıştır!
Hiç tanımadığın birine selam ver!
Bir yetimin başını okşa! Bir çocuğu sevindir bugün!
Meselâ;
İşyerine giderken O'nu hatırlatacak bir hediye götür bugün,
Ya da çal komşunun kapısını,yüreğini bölüş,
O'nu (CC) anlat bu vesileyle..
Bugün O'nun için birşey yap!
Ama yalnız O'nun için.. Nefsini hiç karıştırma!
Cennet hesapları yapma bugün, karşılık bekleme!
Pazarlıksız, riyasız olsun her yaptığın.
Bugün şöyle bir düşün!
Sevdiklerine ve hatta sevmediklerine,
Ne kadar çok vakit ayırıyorsun?..
Fanî dediğin şu dünya için ne kadar çok çalışıyorsun?..
Yarım saat sürecek bir ziyaret için,
On dakika sürecek bir yemek için, mutfakta ne kadar kalıyorsun?..
Nazlıca ağlayan yavrunun sesiyle nasıl fırlarsın yatağından, o soğuk gecede?..
İşverenin ay sonunda vereceği üç kuruş için nasıl kahredersin kendini?..
Sınıfını geçebilmek için, iyi not alabilmek için, nasıl geceni gündüzüne katarsın?..
Eşini, çocuklarını, anneni, babanı, nişanlını memnun etmek için nasıl da çırpınırsın.
Tüm bunlar ve senin de ekleyebileceğin dahaları için yaptıklarının,
SÖYLE, yüzde kaçını Allah için, Habibullah için yaptın bugüne kadar?..
Evet bugün sevgililer günü..
Sen de buluş Sevdiğinle bugün!
At kendini seccadeye, bir tövbe et, dönmemecesine..
O'nun sevmediği herşeye "elveda" de!
Gözyaşların armağan olsun O'na..
Gözyaşların ve zaten O'nun olan yüreğin..

Bugün ve hergün!

February 26

Her işte bir Hayır vardır!.."Danimarka"

Karikatürcü Danimarka' ya en güzel cevap
 
 
Danimarka medyasının İslam'a ve Müslümanlara saldırmasının kendisinde İslam'a karşı bir ilgi oluşturmaya başladığı Danimarkalı Tina, karikatür krizi sonrası Müslüman oldu

14-09-2008


Evet beyler! Bir kez daha yenildiniz. İslam'a ve Müslümanların değerlerine yaptığınız her saldırı sonucu kendi kalenizde bir gol daha görüyorsunuz.

Tıpkı Danimarka'da olduğu gibi. Uzun zamandır karikatür olayları sonrası Danimarka'da İslam'a büyük bir ilgi olduğuna dair haberler alıyordum.

Sonunda Allah karşıma Danimarkalı Tina Hanım'ı çıkardı, çok da iyi oldu.

Müslüman olduktan sonra Nur ismini alan Tina Hanım'ın hikayesini okuduğunuzda eminim siz de benim gibi bir çok farklı duyguyu bir arada yaşayacaksınız.

Birileri çatlasa da, patlasa da İslam gümbür gümbür geliyor.

Sevgili Üstadın dediği gibi; "Şu istikbal inkilabı içinde en gür seda İslam'ın sedası olacaktır" Üstadın bu müjdesine bütün hücrelerimizle inanıyoruz.

Allah Tinaları Nurlandırsın, onları milyar kılsın…

-Nur Hanım öncelikle sizi biraz tanıyalım. Bize geçmişinizden bahseder misiniz?
1985 yılında Kopenhag'ın doğusundaki Ringkobing Şehri'nde doğdum. 6 yaşımda annemi kaybettim, babam bir daha evlenmedi. İlkokulu ve liseyi Ringkobing'de okudum. Daha sonra Üniversite okumak için Kopenhag'a geldim. 1 ay hukuk fakültesinde okuduktan sonra, hukuk fakültesini bırakıp Şarkiyat Eğitimi almaya başladım, şu an eğitimim sürüyor.
-Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Aileniz dindar mıydı?
Annem pek fazla dindar bir kadın değilmiş; fakat babam kürtaja karşı çıkan, kilisedeki vaazları aksatmayan dindar bir Hıristiyan'dır. Babam annemin vefatından sonra kendini daha fazla dine vermiş, diğer kız kardeşimin ve benim dindar birer insan olmamızı istiyordu. Bu nedenle hafta sonları babamla birlikte kiliseye giderdik. Fakat ben 16 yaşımdan sonra dinden uzaklaşmaya, diğer arkadaşlarım gibi yaşamaya başladım.
-Nasıl yani?
Dans etmekten, arkadaşlarımla birlikte eğlenmekten hoşlanıyordum. Arkadaşlarla sık sık bir araya gelip, dans partileri düzenlerdik.
-İslam'la nasıl tanıştınız? Müslüman oluş serüveninizi dinleyebilir miyiz?
Üniversite eğitimi almak için Kopenhag'a gelmiştim. Hukuk fakültesinde okumaya başladım; fakat bir süre sonra hukuk fakültesinin bana göre olmadığını fark ettim. Okula başladıktan bir ay kadar sonra okulu terk edip bir cafede çalışmaya başladım. Cafeye genellikle yabancı gençler; özellikle de Türkler, Araplar, İranlılar ve Mısırlılar geliyorlardı. Müslümanlarla ilk kez bu cafede tanıştım. Fakat cafeye gelen gençlerin dinle pek fazla ilgileri yoktu, sadece domuz eti yememeye özen gösteriyorlardı. Karikatür olayları başlayınca İslam Danimarka Medyası'nın bir numaralı gündemi oldu. Televizyonlar, gazeteler sürekli olarak İslam hakkında haberler yapıyorlardı. Haberlerde İslam'ın bir terör dini olduğu, özgürlükleri kısıtladığı, fikir hürriyetine saygı duymadığı, kadınları ezdiği ifade ediliyordu. Biz de cafedeki arkadaşlarla sık sık karikatür olaylarını konuşuyorduk. Çok fazla dindar olmasalar da İslam'a yapılan bu saldırı Müslüman Gençleri bir hayli kızdırmıştı.

KARİKATÜRLE BAŞLAYAN İLGİ
Danimarka Medyası'nın sürekli olarak İslam'a ve Müslümanlara saldırması, ben de İslam'a karşı bir ilgi oluşturmaya başladı. Kendi kendime "Danimarka medyası bir çok din varken niçin özellikle İslam'la ilgili haberler yapıyor? Danimarkalı Karikatüristler niçin özellikle İslam'ın peygamberine saldırıyorlar?" diye sormaya başladım. İnternet üzerinden İslam'la ilgili İngilizce Siteleri ziyaret ediyordum ve bu sitelerdeki yazıları okuyordum. Karikatür olayları büyüdükçe İslam'a olan ilgim daha da fazla arttı ve bir İslam Ülkesi'ni ziyaret etmeye karar verdim. Mısır'a gezi düzenleyen bir turizm acentesiyle Kahire'ye gittik. Gezi grubumuzda Yahudiler, Türkler, Danimarkalılar, Pakistanlılar ve Polonyalılar vardı. Bir hafta boyunca Kahire, İskenderiye ve Şarmul Şeyhi gezdik. Özellikle Müslümanların yabancılara karşı olan konukseverliği ve Mısır'da gezerken duyduğum ezan sesleri beni çok etkiledi. Her ezan sesi duyduğumda gökyüzünden bir şeylerin bana seslendiğini hayal ediyordum ve ağlamak istiyordum. Mısır'dan döndükten sonra sık sık cafeye gelen Müslüman gençlerle İslam üzerine konuşmaya başladık. Onlara İslam; içki içmeyi, farklı kadınlarla birlikte olmayı yasaklıyor; fakat siz Müslüman olduğunuz halde İslam'ın bu emirlerine niçin uymuyorsunuz? diye soruyordum.
-Bu sorunuza ne tür cevaplar alıyordunuz?
"İslam bizim kalbimizde, dindar olmasak da İslam'a inanıyoruz" diyorlardı. Fakat karikatür olaylarından sonra cafeye gelen Müslümanların çoğu daha da dindarlaşmaya başladı.
-Daha sonra ne oldu? Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?
İslam hakkında yaptığım araştırmalar hayatımı değiştirmeye başladı. Artık daha fazla okuyordum ve daha iyi bir insan olmuştum. İçki içmiyordum ve geceleri de diskoya gitmiyordum. Cafeden ayrılıp Şarkiyat bölümünde okumak için tekrar üniversiteye kaydoldum. Şarkiyat okumak istememin nedenlerinden biri de İslam hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaktı. Bir arkadaşımla birlikte Kopenhag'da Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları Norrebro Bölgesi'nden ev tuttuk.
-Bu tercihinizin özel bir nedeni var mıydı?
Hayır. İnternetten araştırma yaptık. Norrebro'da bulduğumuz ev son derece ucuzdu. Bu nedenle orada yaşamaya başladık.
"İSLAM FARKLI; MÜSLÜMANLAR FARKLI"
-Norrebro'daki Müslümanlar nasıldı? Müslümanlarla birlikte yaşarken ne tür gözlemlerde bulundunuz?
Özellikle gençlerin İslam'la hiçbir ilişkileri yoktu. Bir çoğu tıpkı Danimarkalılar gibi yaşıyorlardı ve sohbetlerinin konusu sürekli olarak sanatçılar, futbolcular ve film yıldızlarıydı. Norrebro'da yaşayan Müslümanların benim üzerimde olumlu etkileri olmadı. Bu arada İslam üzerine yaptığım araştırmalarımı iyice arttırmıştım, okuldan döndüğümde hemen internetin başına geçiyordum ve saatlerce İslam hakkındaki yazıları okuyordum. İslam'ı araştırdıkça içimdeki Müslüman olma isteği daha da arttı. Ayrıca Avrupa'da yaşayan Müslümanların yaşantılarına bakıp, İslam'ı değerlendirmemem gerektiğini de öğrendim. Çünkü bu insanların yaşantılarıyla İslam'ın istekleri arasında büyük farklar vardı. İnternetten sürekli olarak Kur-an'ı Kerim dinliyordum ve Kur-an dinlemek kalbime huzur veriyordu. Zain Bhikha'nın İslam'la ilgili klipleri de beni çok etkiledi. Özellikle "Allah Biliyor" isimli parçayı dinlediğimde sürekli ağlamak istiyordum ve içimde Allah'a karşı büyük bir sevgi oluşuyordu. "Son Nefes" isimli bir klip seyretmiştim. Klip ölümü anlatıyordu, bu klipi seyrettikten sonra "kendi kendime ölünce ne yapacağım?" diye sormaya başladım. İçimi büyük bir korku sardı. Zihnimde, cevaplayamadığım bir sürü soru vardı. Bir Kur'an Meal-i alıp okumaya başladım. Şimdiye kadar Kur-an'ı hep dinlemiştim, fakat hiç okumamıştım. Kur-an okumaya başlayınca zihnimdeki sorular bir bir cevaplanmaya başladı. Her ayet adeta beni büyülüyordu. İçimde büyük bir heyecan ve coşku oluşmuştu. "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir" ayetini okuduğumda gözyaşlarımı tutamadım ve Kur-an'a sarılarak ağlamaya başladım. O an dünyaya geliş nedenimi çözmüştüm, Allah beni dünyaya kendisine kulluk etmem için göndermişti ve hepimizi bir imtihana tabi tutuyordu. İslam'a karşı içimde en ufak bir şüphe kalmamıştı ve Müslüman olmaya karar verdim. Pakistanlı Müslüman bir arkadaşım vardı; O'ndan İslam'a girmem için bana yardım etmesini istedim. Birlikte Kopenhag'da yaşayan İmam Abdullah Wahid isimli bir Danimarkalı'nın ziyaretine gittik. İmam Abdullah da sonradan Müslüman olmuş ve İslami bilgisi son derece gelişmiş bir Danimarkalı'ydı. Aynı zamanda bir davetçiydi ve bürosuna ziyarete gelen Danimarkalılara İslam'ı anlatıyordu. İmam Abdullah'a Müslüman olmak istediğimi ve bana yardım etmesi gerektiğini belirttim. İmam, Müslüman olduktan sonra yepyeni bir hayata başlayacağımı, bundan dolayı bu kararımı çok iyi düşünmem gerektiğini söyledi. Ayrıca benden Müslüman olmak istediğimi aileme haber vermemi de istedi. Bana; "Seni bir hafta sonra tekrar büroma bekliyorum" dedi.
-Bu ziyaretiniz esnasında Müslüman olamadınız mı?
Hayır.
-Daha sonra ne yaptınız?
Eve geri döndüm ve babama göndermek için uzun bir mektup kaleme aldım. Mektupta babama İslam'la tanıştıktan sonra neler hissettiğimi ve niçin Müslüman olmak istediğimi açıkladım Mektubun sonunda İslam'ın anne ve babaya verdiği önemi Kur-an'dan örnekler vererek anlattım. Babamın Müslüman olduktan sonra onu terk edeceğimi düşünmesini istemiyordum. Mektubu gönderdikten iki gün sonra babam beni telefonla aradı ve bana bağırmaya başladı. Müslüman olursam kendisiyle bir daha görüşemeyeceğimi, benimle bütün bağlarını keseceğini söyledi. Babamı sakinleştirme çabalarım sonuç vermeyince, babama Müslüman olma konusunda kararlı olduğumu belirttim. Babam yüzüme telefonu kapadı ve beni bir daha aramadı.
-Şu an babanızla görüşüyor musunuz?
Hayır. Örtünmeye başladıktan sonra babam daha da çıldırdı. Bana "Başındaki o çuvalı çıkarana kadar seninle görüşmeyeceğim" dedi. Benim Müslümanlar tarafından kandırıldığımı ve kısa zamanda Müslümanların gerçek yüzünü göreceğimi düşünüyor. Fakat Müslümanların nasıl oldukları beni çok ilgilendirmiyor, bence önemli olan İslam'ın nasıl olduğu. Bir hafta dolduktan sonra İmam Abdullah'ın bürosuna gittim. İmama aileme haber verdiğimi ve Müslüman olma konusunda son derece kararlı olduğumu söyledim ve Kelime-i Şehadet getirerek İslam'a girdim. İnsanlar bana nasıl Müslüman olduğumu, din olarak niçin İslam'ı seçtiğimi soruyorlar. Aslında ben İslam'ı seçmedim, İslam beni seçti ve Rabbim İslam'a girmem için bana yollar hazırladı.

"ÖRTÜM SAYESİNDE EKSİK OLAN ŞEY TAMAMLANDI"
-Ne zaman örtündünüz?
Müslüman olduktan 3 hafta sonra örtünmeye karar verdim. İslam'a girmiştim fakat bir şeylerin eksik kaldığını hissediyordum. Kendimi daha fazla Müslüman hissetmeliydim. Ayrıca Müslüman olduktan sonra erkeklerin bakışları beni çok fazla rahatsız etmeye başlamıştı. Müslüman olduktan 3 hafta sonra ev arkadaşımla birlikte başörtüsü satan bir mağazaya gittik. Mağazanın önüne geldiğimizde içimi büyük bir heyecan kapladı. Bir başörtüsü satın aldım ve başımı örttüm. Örtündüğüm an, Müslüman olduktan sonra içimde eksik kalan şeyin artık tamamlandığını fark ettim. Örtüm sayesinde Allah'ın beni daha fazla sevdiğini hissediyorum.
-İslam'a girdikten sonra hiç hayal kırıklıklarınız oldu mu?
Evet. İslam'a girmeden önce bütün Müslümanların aynı şekilde düşündüklerini hayal ediyordum. Fakat Müslümanları gözlemledikçe düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Önce Hizbu't-tahrir Grubu ile tanıştım, daha sonra selefilerle, daha sonra da sufilerle. Hepsi de kendi anlayışlarının gerçek İslam olduğunu savunuyorlar. Bence Müslümanlar bu şekilde gruplara ayrılmamalılar, çünkü Kur-an hepimizin kardeş olduğunu ve Müslümanların gruplara ayrılmamaları gerektiğini ifade ediyor.
-Danimarka'da İslam'a ilgi hangi boyutlarda?
Özellikle karikatür olaylarından sonra İslam'ı araştıran birçok Danimarkalı, Müslüman oldu. Benim okuldan tanıdığım 3 arkadaşım da karikatür olaylarından sonra İslam'ı araştırıp Müslüman oldular. Kendisini en son ziyaretimde İmam Abdullah bana her hafta en az iki Danimarkalı'nın ofisine gelip İslam'a girdiğini söyledi. İmam Abdullah gibi Danimarka'da onlarca imam var. İnşallah İslam bütün Danimarka'ya yayılır.
-Son olarak geleceğe dair hayalleriniz neler diye sorsam?
Okulumu bitirip Mısır'da veya Suriye'de Arapça eğitimi almak istiyorum, babamın da Müslüman olmasını çok istiyorum. Ayrıca iyi bir insanla evlilik yapıp, Danimarkalıları İslam'a davet edecek çocuklar yetiştirmek istiyorum.


Kaynak: Tımeturk

September 28

Sabır mı? Tahammül mü?

 Şimdi ağlayan gözyaşıyım artık ve içime akıtan benim Allah ım

Rabbimiz İnsanlardan Nasıl bir Sabır İstiyor? İnsanları karanlıklardan nura çıkaracağı bildirilen Kuran’da

(İbrahim Suresi,1),

emredilen tavırlardan biri “sabretmek”tir.

Kuran’da öğretilen gerçek sabır, sadece zorluklar karşısında değil, aksine hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir.

Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar rahatlık ve nimet içindeyken de güzel ahlakta kararlılık ve istikrar göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek bir ömür süresince bu ahlakla yaşamayı gerektirir. Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.

 (Mearic Suresi, 5)

 Sabır, Allahın Rızasını Kazanmak İçin Bir Anahtardır Müminler yalnızca için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında mutlaka somut bir karşılık beklentisi içine girmezler.

Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimiz’in rızasını kazanacaklarını ummak, onlar için alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir. “…

 Sabır gösterenleri müjdele.”

(Bakara Suresi, 155)

Kur’an’da “sabredenlerle beraber” olduğunu

(Bakara Suresi, 153)

bildirerek, sabrın müminlere pek çok güzelliğin kapısını açan eşsiz bir anahtar olduğunu bildirmektedir.

 Sabır, Ancak Rızası İçin Gösterilir Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin ’a olan imanlarıdır. İman eden bir mümin tüm olayların ardında ’ın yarattığı binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir.

 Rabbimizin kendisi için belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur ve rıza gösterir. Bu nedenle sabır mümin için zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, tüm ibadetler gibi gönül rızasıyla ve hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir nimettir. “Sabrettiğinize karşılık selam size.

(Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.”

(Rad Suresi, 24)

 Toplumda yaşanan yanlış sabır anlayışı:

Tahammül etmek Kuran’da öğretilen sabır anlayışını bilmeyen kimseler sabrı, hiçbir çaba göstermeden, sadece “söylenerek” bekleme şeklinde algılarlar.

 Hatta bu şekilde aciz bir tavır sergilemenin son derece erdemli bir davranış olduğuna da inanırlar. Oysa Katında makbul olan sabır aklın, vicdanın ve maddi manevi tüm imkanların kullanılarak zorlukların ortadan kaldırılmasını teşvik eder.

“… sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.”

(Kehf Suresi, 46)

Tahammül Göstermek dünyada azap kaynağı olur Dünyada imtihan gereği kullarını güzelliklerle deneyebileceği gibi zorluklarla da deneyebilir.

Andolsun Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.

 (Bakara Suresi, 155)

’ın zorlukları sabretmek için kaderde yarattığını düşünmeden hoşa gitmeyen durumlara ‘katlanmak’, ‘tahammül etmek’ dünyada da bir azaptır.

Çünkü tahammülün karşılığında bir beklenti içine giren insan, dünyada her zaman bir karşılık bulamayabilir.

Bu durumda hem zorluk içinde geçirdiği zamanı kaybeder hem de karşılığında dünyevi bir mükafat elde edemez.

Dünyevi Çıkarlar uğruna sabredenler, ’ın hoşnutluğundan mahrum kalırlar Yüce zorlukları, sabır gösterenleri ortaya çıkarmak için yaratmaktadır.

Rabbimiz “Yoksa siz, , içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”

 (Al-i İmran Suresi,142)

ayetiyle bu sırrı kullarına bildirmiştir.

 Dünyevi çıkarlar uğruna bir olay karşısında tahammül edenler ’ın hoşnutluğundan ve vaat ettiği cennetten mahrum kalabilirler, ancak ’ın rızasını kazanmayı amaçlayarak sabır gösterenler ’ın izni ile cennete girmeyi umabilirler.

Kaynak: İlmi Mercek

September 25

Adı Sır, Hali Sır…


 

Sırlarınız olsun başkalarının imtihanı olan.

Zira sır kişiye özeldir, tek kişiliktir. Makamdır hasılı.

Eğer sır, ruh-u müstesnada demini alırsa; sırrın karşısında imtihan olan kişinin istikamet çizgisinde zikzaklar oluşur. İmtihan olanın, müntehadaki başarısızlığı ise seyrin uruç noktasında, makamların tebdilini gerektirir. Bu durumda; en vahim akıbet, imtihan olan zatın af makamında olup da, imtihanı kaybetmesiyle gerçekleşir.

Hak sırda sırdır. Sır, makamın gözündeki nur, Hakk’ın ışığıdır.

Huzur verdiği nispette, yakabilir de. Bazı kullar bu nurun muhafazası ile çevrelenmişlerdir.

“Ey beni öldü diye bilen ahmak,

Nur Hakk’ın nuru, ten ise toprak

Hak nurunu aldı, ten yine toprak” (Ö.Hayyam)

Sır makamının erenleri, nefesleri ile “Hu”’nun televvünleri içre yaşarlar. Her bir soluk O’ndan gelir… Yolları hak olan bu kişiler; esmanın sonsuzluğunda inci olmaya adaydırlar. Fakat kimi kendini bilir, kimi ise bilmez…

Sır makamının dervişleri, dualarında tevazuludurlar. Bu kapının önünde eğilen halim başlar, “Kahhar” ism-i celalinin helakini geciktirir.

Sır makamındaki nefesle, imtihan olup da kaybeden nefise gelince…

Eğer af makamında da, kaybettiyse; iflahı zor bir yoldadır ve sonunun hayrı için, ehl-i sırrın duası dahi aciz kalabilir.

Eğer ki imtihan olan adem ise, garib ve garip tevafuklarla ikaz edilebilir. Af makamının ademleri mütemadiyen kör olmazlar. Sadece, hakikatte imtihanı kaybetmeleri onları kör kılmıştır. Bunların kalpleri görme uğrunda seyre devam edebilir.

Zira her kuş uçma istidadıyla yaratılır vesselam.

Yakaza

September 02

Muhammed'in yetimlerine vasiyetimdir!‏

Muhammed'in yetimlerine vasiyetimdir!

Bir dağın tepesinde... küçük ve dar bir mağarada... karanlıkta.... taş üstünde... ve tek başına... yalnız... yapayalnız... kimsesiz...

Düşünmekten zonklayan bir zekâ... rikkat ve ızdırap titreyişleriyle seyrelmiş bir kalp... iyice zayıflamış... narin bir beden... neredeyse aç ve susuz... yemekten içmekten kesilmiş... hâlsiz... mecalsiz... ve yorgun... dalmış... bilinmezlik suretine bürünmüş bir belirsizlikler deryası içinde...

Tamat değil, şatahat değil, hakikat... boğulmak üzere... kaybolmak üzere...

Ah!..

Ah efendimiz!

Ah!...

* * *

Tecellînden ümid kestim, hani cilvelerin ey hakikat!

Ne de nazlısın.

Hâlâ müphemsin çünkü... hâlâ meçhul... görünmen, bilinmen, soyunman imkânsız gibi... öyle bir muammâsın ki hâllin müşkil gibi...

Hani rahmetin? Hani hayalin? Hayalin bile mi muhal?

Ah hakikat!

Bir kez düşde olsan.... peçenle olsan... bari olsan... yeter ki gelsen... düşde gelsen... düş yoluyla gelsen... bir kez gelsen... ne yanımda, ne yanıbaşımda, razıyım, gelsen de ötelerde dursan!

Kudretim olsa uruc eder katına çıkardım. Güçsüzüm oysa. Hâlsizim. Rahm etsen de sen gelsen... insen buraya... tutsan elimden, alsan... alsan beni benden... bedenden... beni bana bırakmasan... kızmasan... sadece sevsen... yetim kalmış kalbimi ısıtsan... okşasan... adaletin zahirde kalsın, asıl sen beni bâtında, bâtınında rahmetinle sarsan...

Ah!..

Ah efendimiz!

Ah!...

* * *

VE derken Cibril-i Emîn geldi. Kadir gecesi. Yârin mektubuyla. 'Oku!' dedi haşmet ile.

Tam üç kez Kevser pınarını akıttı bir garibin avuçlarından. Bir kimsesizin. Bir yetimin. Efendimizin. Kana kana içsin diye. Şefkat ve rahmet nedir bilsin diye. Cemâlin görsün diye.

Hakikat bâdesi kadehsizdi bu yüzden. Sureti perdesiz. Çehresi peçesiz.

Gördü ve gözü gördüğünü yalanlamadı.

* * *

Ey talib, her yıl Ramazan kime gelir bilir misin?

Yârin mektubunu bekleyenlere... yetimlere... kimsesizlere... mağaradakilere... 'ah' demeyi bilenlere...

Hüzünle gelir... okuyalım diye gelir... 'ah' demeyi öğrenelim diye gelir... onun kokusunu duyalım diye gelir... 'ah' diye diye gelir...

Tıkınmayı bırak, önce bir 'ah' de!

Al eline 'Lâ" süpürgesini, süpür hayatından ikilikleri, ve önce adam gibi bir 'Lâ' (Hayır) çek şu dünyanın üstüne!

Efendimiz gibi.

* * *

Ramazan ayı tıkınma ayı değildir; karnavallar ayı ise hiç değil.

Kim için? Yetimler için. Mağaradakiler için. 'Ah' demeyi bilenler için.

Ey talib, o pahalı, o şatafatlı, mükellef sofralarda verilen iftarlardan uzak dur, çünkü hem orucun oruç olmaktan çıkar, hem kendini Muhammed'in kokusunu duymaktan mahrum etmiş olursun.

Akşam tıkınmak için sabahtan kendini aç bırakan zavallılar gibi de olma! Çünkü iftar ve sahurlarda şatafat içinde tıkınanların orucu fasiddir.

Zahirde değil, bâtında. Orucun ahkâmınca değil, esrarınca.

Anlamıyor musun onlara helâl, ama bize haram. Bize, yani 'ah' diyenlere... Muhammed'in yetimlerine...

Vasiyetimdir.

 

Dücane Cündioğlu

August 13

Elimden Tutar mısın?

 
Bizim İçin Ümit Oldunuz..

Şimdilerde şölen var bahçelerde,
Bahardan ses geliyor perde perde;
Aceleci acele edip dursun,
Beklenen mutluluk biraz ilerde...
 
Tarihî şehrin erkekleri, ellerine aldıkları gazete, karton ve seccadelerle aynı yöne akıyordu. Ezan okunmuş ve herkes camideki yerini almıştı. Erken gelenler şanslıydı. Geç kalanlara ise, hafiften çiseleyen yağmur, sanki sitem ediyordu.

Caminin kalabalık olması ve dışarıya taşan cemaatin çokluğu cami idaresini de harekete geçirmişti. Emir Dede kendini çoktan fahrî görevli ilân etmişti. Gelenleri bir trafik polisi gibi yönlendiriyor ve boş yerlerin doldurulmasını sağlıyordu: “Saflar düz olsun beyler!”, “Şurasını düzelt birader.”, “Evlât bir adım ileri gitsen…”

Önden başlayarak arkaya doğru safları düzelttirerek geliyordu Emir Dede. Kapının yanına yaklaştığında safların uyumsuzluğu hemen dikkatini çekmişti. Bir genç, iri vücuduyla iki safı birden işgal etmişti. Emir Dede uzaktan tok, fakat bir o kadar da yumuşak seslendi:
- Delikanlı, biraz geri gelsen, düzeltsen şu safı!
Delikanlı, yağmurdan korunmak için, başını kısa aralıklarla caminin gölgeliğine doğru uzatmakla meşguldü. Bu sebeple Emir Dede’yi duymamıştı.
Ben bu yağmurda insanlara yardımcı olayım… Bu da beni takmasın!” diye geçirdi içinden Emir Dede. Canı sıkıldı. Bu sefer sesini biraz yükselterek:
- Delikanlı! Duymadın herhalde beni. Şu safı düzeltsen, diyorum. Bozulmasa saf!
Delikanlı aynı yöne bakmaya devam ediyordu, sanki Emir Dede’yi duymamakta ısrar ediyordu. Emir Dede şaşırmıştı. Bir müddet ne yapacağını kestiremedi. Sonra gencin yanına iyice yaklaştı. Yüzüne doğru eğildi. Hissettiklerini haykırmak istiyordu.
Ama konuşamadı. Cümleler düğüm olup boğazına dizildi sanki. Kolları yoktu gencin. Başı mahcubiyetten eğildiğinde ise, daha da şaşırdı. Delikanlının ayakları da yoktu.

Annenin yokluğu
Hayallerinin farkına bile varamayacak yaştaydı Ali. Bir yolculuğun son durağında, şoförün uyumasıyla gerçeğin soğuk yüzüyle karşı karşıya gelmişti.
Artık Ali’nin elleri ve ayakları olmayacaktı. Elleriyle çiçeklere dokunamayacak, çayırların o tatlı yeşilliğinde doyasıya koşamayacaktı. Bütün bunlara dayanabilirdi. Evet, dayanabilirdi; ama ya annesi?

O da elinden uçmuştu. Nazını çekecekti belki. Onun yanında teselli öpücükleri konduracaktı yaşaran gözlerine. Ama onu da kazadan kalan demir yığınları arasında bırakmıştı. Yıllar geçse de içinde duyduğu sevgi açlığı bir türlü bitmeyecek ve yalnızlığın o çıldırtıcı gecelerinde annesi hayallerini asla terk etmeyecekti.


Ortada kalmanın dayanılmaz acısıyla ikinci yüzleşme
Dört yıl sonra hayatın mânâsına dair bazı gerçekleri yeni yeni anlamaya başlamıştı Ali. Babasının ekonomik sıkıntısına, kendinin bakımı da eklenince hayat iyice çekilmez olmuştu. Duygusallığı bütün kırılganlığıyla yaşıyordu.
O gün babası eve, bir kadınla gelmişti. “Cici annen” deyip, oldukça şaşırtmıştı onu. Sadece onu mu? “Cici anne”ye de Ali ile alâkalı hiçbir bilgi verilmemişti.
Günler geçtikçe cici anneden sık duymaya başladığı “Allah belânızı versin!” sözü ve yediği dayaklar Ali’nin yüreğine dokunacaktı.
Olmuyordu işte. Olmuyordu.

Balkonda kendine hazırlanan yeni yer de onu iyice bunaltmış ve incitmişti. Sessizliğini Bütün Sesleri İşiten’e anlatmaktan başka da bir çaresi yoktu.
Zaman geçmek bilmiyordu sanki. Her gün tartışma, kavga…
Sebebi belliydi: Ali.

Ne yapacak bir şeyi, ne de gidecek bir yeri vardı. Babasıyla ara sıra göz göze gelse de, bunlar kelimelere hiç dökülmüyordu.
Yıllar yıllara eklendi böylece. Ali’nin yaşı on dört olmuştu.
“Evlât, seninle biraz konuşmak istiyorum!” dedi bir gün babası. Onu ilk defa muhatap almıştı; ilk defa dinleyecekti. Belki de ilk defa yüreğinin acısını gözyaşlarıyla karıştırıp anlatacaktı.

“Oğlum, artık sana bakamıyorum. Bunu biliyorsun. Ve bu beni kahrediyor. Devletimiz senin gibi çocuklara bakımda bizi yalnız bırakmıyor. Bunun senin ve benim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Sana arzu ettiğim gibi bakamamanın ızdırabını artık taşıyamıyorum. İmkânsızlığımızı görüyorsun. Seni bakımevine göndereceğim. Ne olur beni anla oğlum!”

Hiçbir şey söylemedi Ali. Daha doğrusu söyleyemedi. Sadece yaralanmış yüreğiyle, “Tamam” diyebildi.

İlk yolculuk
Babasını çok severdi Ali. Hayattaki tek dayanağı oydu. Cici annesi geldikten sonra babasına hiç yakın olamamıştı. “Baba” deyip kucaklaşamamıştı onunla. Birlikte zaman geçirememişlerdi. Bu ayrılık onu bir daha görememek mânâsına geliyordu.
Ve ayrılık vakti…

Karadeniz’in o en uzak ilçesinde kendine yer bulunmuştu. Babası onu bu uzun yolculukta bir muavinin huysuzluğuna emanet edecekti.
“Ben elsiz ayaksız bu çocuğu yolda nasıl idare edeceğim?” diye itiraz etse de, aldığı paranın cazibesiyle sesini birden kesmişti muavin.
Ve yola koyuldular…

İhtiyacın ve acizliğin en uç tarafından yol alıyorlardı. Mesafeleri aştıkça sanki yola yol ekleniyordu.

Yüreği de içi de yanıyordu susuzluktan. İçse ihtiyaç hâsıl olacak ve muavinin gözlerine bakacaktı. Bu da çok zoruna gidiyordu. Yemeden, içmeden yaptığı yolculuğu bittiğinde takati de kalmamıştı artık. Şoförün muavinle göz göze gelip “İndir şunu!” demesi ise, onu iyice bitirmişti.

Şu koca gök kubbe altında yaşayacak bir yer bulabilecek miydi acaba? Sığınacak ve nazlanacak bir yer.

“Arkadaşım seni kim alacak?” dedi muavin hiddetlenerek.
Cebindeki telefonu almasını ve son aranan yeri aramasını söyledi ona.
Muavin: “Tamam… Biraz sonra alacaklar seni!” dedi ve yanından uzaklaştı.
Tekerlekli sandalyenin kolunu bile çevirmekten aciz bir yalnızlıkla beklemeye başladı Ali. Aklından o kadar çok şey geçiyordu ki! O kadar çok şeye isyan etmek geliyordu ki içinden! Ama anne karnındaki bir bebeği, toprağın altındaki canlıları unutmayan Allah, hiç kendisini unutur muydu? Yine O’na sığınıyor ve ömrünün geri kalan kısmını iradesiyle karşılamak istiyordu.

Hayata tutunmaya dair bir ümit
Bu ilçeye geldiğinde içinde bir coşku olmuştu sanki. Bir ümit ve bir kıpırdanış. Mânâ veremediği bir yürek hoplaması belki de.
O genç…

Kendine ‘el’ ve ‘ayak’ olacak o genç... Bakımını üstlenecek o genç. Fikret.
Yüzünde bir nur vardı. Yüreği yansımıştı o temiz yüzüne.

Gönlünü gönlüne katarak “Hoş geldin!” dedi. Öyle içten öyle samimi söyledi ki!
Günün büyük bölümünü Fikret’le birlikte geçirecekti Ali. Dert ortağı, can yoldaşı olacaktı kendisine. Daha da önemlisi, unuttuğu Bir’ini hatırlatacaktı ona.

Hastalığını anlamışçasına o güne kadar çok az bildiği Bir’inden bahsetti Ali’ye. O’nun varlığından sahneler sundu. Kapattığı kapılar bir bir açılıyordu sanki. Sorular sordukça cevaplar alıyor ve kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu.

Yaşadıklarını, hâlini bir bohçaya sarmış ve haykırmıştı:
“Yalnız olmadığımı anladım.” O’nun gücünü hissetmişti güçsüz bedeninde.
Kendini O’na teslim etti. Gerçek hürriyetin O’na teslimiyette olduğunu anladı.
Anladı ve bırakmadı.

“Ben ne yapabilirim?” ve “Ben de yapabilirim!” diye düşünmeye başladı. Başladı ve alnını ilk defa O’nun huzurunda secdeye koydu. Paylaşacak mutlaka bir şeyleri olmalıydı. Mutluluğun ve huzurun kaynağının burada olduğunu anladı. Geç kalmamalıydı.

Yüreği uzun zamandan beri ilk defa hopluyordu. İlk defa heyecanlanıyordu. İlk defa “Biraz sonra ne olacak acaba?” diye meraklanıyordu. Bu müthiş bir duyguydu. Hiç yaşamadığı bir şeydi bu.

Ümitle sarıldı buraya. Sonra kendi gibi arkadaşlarla tanıştı. Dertlerini ve hikâyelerini dinledi. Kendinden zor durumda olanları gördü. Sadece gözleriyle yaşayanı, konuşamayanları ve düşünemeyenleri gördü. Hâline şükretti.
O günden sonra, geceleri ümitle uzanıyordu yatağına. Yarından sürprizler bekleyerek dünyanın en tatlı uykusuna daldı.

İçinde mânâ veremediği heyecan öylesine ilerliyordu ki, engel olamıyordu ona.
Geçen günler öyle kapılar açıyordu ki, Ali sanki hayata yeniden başlamıştı. Yeniden karar vermişti. Ve ulaşmak istediği yerlere oradan başlayarak gidecekti.
Arkadaşlarının yanına gidiyor ve onlarla sürekli dertleşiyordu. Hattâ yemeklerini yapan Seher Teyze bir ara yanına gelip, “Ali evlâdım, bu enerjiyi nereden buluyorsun?” diye merakını izhar etmişti.

“Seher Teyze, ben gözlerimin görmesine, rahatlıkla yiyebilmeme şükrediyorum. Şükredecek bir şey bulmak tutunacak bir şey bulmaktır, hayattan kopmamaktır. Sığınacak bir yeri olmaktır.” demiş ve şaşırtmıştı onu.

Günlerini arkadaşlarını hayata bağlamaya çalışmakla geçiriyordu. Tükenmişliği önlerinden çekip onlara heyecan dolu bir dünyanın varlığını göstermeye çalışıyordu. Hele bir keresinde yemekhanede konuşması yok muydu? Ne kadar da tesir etmişti dinleyenlere:

“Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hayatın benim için artık bir mânâsı yoktu. Bir gâye olmayınca, bir mânâ da olmuyor zâten. Gerçek sakatlık ne gözün kör olması, ne elin tutmaması, ne de ayakların olmamasıdır. Gerçek sakatlık insanın hayallerinin ve vereceklerinin bitmesidir. Size bir sır daha vereyim mi? Dünyanın en mutlu insanı, evet en mutlu insanı kimdir biliyor musunuz? Başkasını mutlu edendir. Başkası için yaşayandır. Başkasını kendine tercih edendir. Elindekini paylaşandır. Elmanın iyisini arkadaşına verendir. Paylaşandır.”

Bu konuşmadan sonra yemekhanede coşkulu bir alkış koptu. Bakımevinin müdüründen öğretmenlerine kadar herkesin gözleri ışıl ışıldı.

Günler artık mânâ dolu geçiyordu.
Resim ve el işi öğretmenleri uzun süredir iş yapamamaktan şikâyetçiydi. Ümitleri tükenmiş; düşkünlere teselli verecek cümleleri de bitmişti sanki. Onlar da bir çıkış yolu arıyor, bir şeyler yapmak istiyorlardı.

Ali ilâç gibi gelmişti onlara. Kendi aralarından birinin bu heyecanı, onlara da ümit vermişti.

‘Engelliler Haftası’na denk gelen resim, elişi ve ahşap sergilerinden sonra, ilçe halkına bir sürprizleri vardı. İlçenin protokolünden halkına kadar salonu dolduran insanlara bir konuşma yapacaktı Ali. Günlerdir hazırlandığı konuşma için çok heyecanlanıyordu. Sunucu kendisini anons ettiğinde heyecandan kalbi duracak gibiydi. Aynı ilçede yaşadığı insanlara duygularını ifade edebilecekti. Bu onun için müthiş bir şeydi. Büyük bir nezaketle mikrofona yaklaştı. Dinleyicilere engellilerin problemleriyle ilgili bilgiler verdi. Arkadaşlarının hayat hikâyelerinden kısa kesitler sundu. Duygulu anlar yaşandı konuşma boyunca. Ama Ali henüz son cümlelerini söylememişti. “Son olarak” diye başladıktan sonra katılanlara şu cümlelerle veda etti:“Efendim, biz yaşamak istiyoruz. Bizlere acıyarak bakmanızı istemiyoruz. Yardım istediğimizde para vermeyin ne olur! Elimizden tutun, karşıdan karşıya geçirin! Bizler bir işe yaramak istiyoruz. Bir şey kaldırılırken, onu tutanlardan biri olmak istiyoruz. Ne olur bunu bize çok görmeyin. Engelimiz bedenimizdedir; zihnimiz ve kalbimiz o kadar açık ki...”

Bir adım atmanın ötesinde, bir adım attırmanın mânevî zevkini duymak
Ali artık birlikte kaldığı arkadaşlarının can yoldaşı, dert ortağı olmuştu. Hayata tutunmanın adı olmuştu onlar için. Kısa filmlerden, gazetelere yazı yazmaya, oradan dergi çıkarmaya ve hayat hikâyelerini kitaplaştırmaya kadar birçok projeye birlikte imza atmışlardı.

Ve “Zaman geçmesin!” dedikleri bir yola girmişlerdi.



Ne kadar da çabuk geçmişti zaman. Hayallere ulaşmak hayal iken, ne kadar da çok şey yaşamış ve yaşatmıştı. Rabbi’ne gözleri yaşlı, başı önünde şükrediyordu.
Kendine son uyarıyı yapan Emir Dede’ye edeple dönüp; “Ayaklarım da yok ellerim de; ama üzülmüyorum amca. İnanın o kadar çok ümidim var ki!” dedi ve oturduğu yerden Cuma namazının ilk sünneti için tekbir aldı.


* Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır.
Bekir Yalanız
Sızıntı
August 10

İnşirah


İnşirâh…
İnşirâh…
İnşirâh…
Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.
Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..
Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…
katran karası olmuş göğsümü bir açıver…
Daraldım…
Bir bakıver..
“Biz senin göğsünü açıp genişletmedikmi?”
(inşirah/1)

 


Genişlettin ey yar!
Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,
damla damla gözlerime düştün.
Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.
Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.
Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…
Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.
Soluklanmak istiyorumYa Rab!
Gece yeminli konuşmuyor benimle.
Gece küskün bana,
yalnız bıraktım onu gelirim diye.
Gitmedim ona Ya Rab!
Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.
Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İ
hanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.
Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.
Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.
Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.
Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin
duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.
Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.
Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.
Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.
Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.
İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.


“Yükünü senden alıp atmadık mı?
O senin belini büken yükü .”
(inşirah/2)




Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.
Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık,
yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden
alarak belimi sen doğrulttun.
Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.
Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.
Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.
Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.
Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…
Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim
oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…
Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…

Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.
Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.
Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.


“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)



Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.
Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..
verdin de ben kıymetimi bilemedim.
Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.
Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.
Her insan ektiği biçer değil mi
Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.
Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben
olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz
da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…
Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,
kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,
rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.
N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.

Gözyaşına  gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.

İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

“Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8

Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim
Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.
Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,
ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.
’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim

Ya Rab!.


Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.
Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.
Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,
her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,
sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.
Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…
İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.
N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.
Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

Alıntı

Ödünç bir günü yaşıyor olsaydın...



Ödünç bir günü yaşıyor olsaydın...

Bitmiş ömründen bir gün alacaklı olduğunu düşün. Nasıl olduysa, sen öldükten sonra, ömründen bir gününü eksik yaşadığın hesaplanmış. Alacaklı olduğun günü yeryüzünde yaşayıp sessizce geri dönebileceğini söylüyorlar.

Mezarlığın kapısından bir gölge gibi süzülüyorsun sabaha doğru. Ölümünün üzerinden yıllar geçmiş. Çoktan ölmüş biri olarak biliniyorsun. Yapmak istediğin ilk şey ne olurdu? Eve gitmek mi? Elbette! Yola çıktın. Her zaman yürüdüğün sokaktan evine doğru yürüyorsun. Özlediğin dostlarının yüzünü görmeyi umuyorsun. Ama birden özel durumunu hatırlıyorsun. Onlara ödünç bir gün daha verilmedi ki.. Boş yere selam verecek bir dost yüzü arıyorsun. Umutsuzca yüzünü görünce sevinecek bir ahbabının yanıbaşından süzülmesini bekliyorsun. Mahallen tanınmaz halde. Daha kötüsü, sen tanınmıyorsun. Neyse ki, az ilerde bakkal olacak, oradan kızına bir şekerleme almak niyetindesin. Şükür ki bakkal yerinde duruyor: sevdiğini bildiğin akide şekerlerinden dolduruyorsun cebine.

Kapının ziline bastın heyecanla. Açıldı. Eve geç kalmışsın. O kadar geç kalmışsın ki. Ne şekere sevinecek bir yüz var evinde ne de şekerlere sevinince sevineceğin bir yüzün kalmış evdekilerin gözünde. Yılların hasretini bir anda söze taşımak istiyorsun ama düğümleniyor boğazın. Kendini tanıtsan bile, inanmayacaklar. İnansalar bile, o günü, o tek gününü, o biricik gününü onların şaşkınlığı, tedirginliği, inanmaz bakışları, şüpheli sorgulamaları ile geçireceksin. O kısacık gününü, canından çok sevdiğin torunlarınıı kendine alıştırmakla harcayacaksın. Bu zor işte başarılı olsan bile, bir günlük ömrün bittiğinde arkandan ağlamasını bilmeyecekler. “Yine bekleriz” diyemeyecekler içtenlikle. Evden uğurlanırken, akşama dönmesi beklenen, yolu gözlenen bir baba yahut anne, bir kardeş, bir evlat olamayacaksın. Kendi varlığını sahicileştirme yolunda sarp bir yokuş çıkacak önüne. Asla, ömrünün eksik kalan o gününde hak ettiğin yere tırmanamayacaksın. Varlığın o kadar lüzumsuz gelecek ki yakınlarına, hayatlarından çekildiğinde, derin bir “oh!” çekecekler. Bu tuhaflık geçti diye, konu komşuya ne deriz mahcubiyetinden kurtulduk diye rahatlayacaklar.

Öyle sıcacık bir aşinalıkla karşılanmıyorsun evde. Öyle her zamanki tatlı bekleyişle beklenmiyorsun kapılarda. Elindeki oyuncaklar çocukları sevindirmeye yetmiyor. Gülün ve gülücüğün sevgili bir muhatap bulamıyor. Dünyanın telaşına bile katılamıyorsun canı gönülden. Bıraktığın yerden devam edeceğin bir meşguliyetin yok. Bir pencere önünü doldurmuyor yüzün. Yarım kalmış sevinçleri tamamlamaya yetmiyor tebessümlerin. Herhangi bir şeyin parçası, herhangi bir işin tamamlayıcısı değilsin. Sesini duyanlar seviniyor değiller. Hasret dolu bakışların boşluğa düşüyor. Varlığın bir yeri dolduruyor değil evinde bile. Yokluğun varlığından daha çok kanıksanmış. Sensiz de olsa her şey tamam. Hatta, çoğu şeyi varlığınla eksiltiyorsun. Mutlulukları yarısından bölüyorsun. Huzuru kaçırıyorsun hayret dolu bakışlarınla. Yabancılıklar düşürüyorsun aşina yüzlere. Soğuk bir hançer gibi sokuluyorsun neşeli dakikalara.

Dağıttığın huzuru, parçaladığın sevinçleri ardında bırakıp, varlığının lüzumsuzluğunu acıyla görüp, kocaman bir hayal kırıklığı ile geri dönerdin belki... “Böyle yaşamaktansa, öleyim daha iyi” deyip mezarlık kapısından içeri süzülürdün bile-isteye. Belki de sitem ederdin ömrünün eksik gününü sana böylece ödemeye kalkanlara. Tedirginlikle yaşadığın, yabancı görülüp bir köşeye atıldığın, dost seslerini hiç bulamadığın, aşina yüzlere hiç varamadığın o günü yaşanmış saymazdın. “Bunu saymam!” derdin. Yeni bir gün daha isterdin. Yepyeni bir gün...

Aslında ölmüş olduğunun kimselerce bilinmediği.. Hayata, kaldığın yerden, kimseyi şaşırtmadan devam edebileceğin. Dostlarının seni hemen tanıdığı. Evde beklendiğin. Yakınlarının adeta “ay yine mi sen!” alışkanlığı ile seni kapıda hiç şaşırmadan karşıladığı. Tebessümünün sımsıcak mutluluklar başlatabildiği. Bilindiğin, beklendiğin, önemsendiğin, kanıksandığın. Hiç ölmeyecekmiş gibi yarından sonralar için hayaller kurabildiğin. İçinde acı da olsa, yoksulluk da olsa, sevindiğin, sevindirebildiğin. Varlığının küçük ve önemsiz de olsa bir şeyleri tamamladığı. Aranmıyor da olsan, cep telefonlarında adının yazılı olduğu. Yarım kalmış işlerin seni beklediği. Ödünç bir günü yaşadığını bile unuttuğun. Hiç bitmez sandığın zorlukları olan. Öyle ki, bu sınavı geçebilir miyim diye telaşlandığın, iş bulamazsam n’olacak benim halim diye kaygılandığın. Nasılsa barışırım diye rahatlıkla küsebildiğin. Sonra özür dilerim diye hoyratça kızabildiğin. Birden kayboluversen, ardından ağlayacaklarının olduğu. Nasılsa yarın var diye özensizce harcayabileceğin sıradanlıkta bir gün.

Farkında mısın?

O gün, bugün...

SeNaİ DeMiRCi....

Ey YaRaTıCıNıN YaRaTıLaNDaKi NaBZı....



Ey Yaratıcının yaratılandaki nabzı

Ey ezelleri ve ebedleri toplayan

Ey hüzünlerin ve sevinçlerin gemisi

Ey ışık ve karanlıklrın kaynağı

Ey gam ve kederin yuvası

Ey "ah"ların "vah" ların yatağı

Ey hayatın beşiği ve ölümün kabri

Ey şevkin boğazlandığı yer ve ümidin mihrabı

Ey vehimlerin deposu ve düşlerin sahnesi

Ey şüphenin kılıfı ve kesinliğin zırhı

Ey saatlerin, yılların,asırların zili

Ey körlerin ve görenlerin rehberi

Ey dünün kulağı,bu günün gözü,yarının basireti

Ey barışın yumurta bıraktığı ve harbinde bırakılan bu yumurtaya sinesini açtığı yuva

Ey rahmet kabı ve intikam mancınığı

Ey sevinç anında sınırlanamayan feza ve darlık anında iğne deliği

Ey kağıdı kan,hokkası kan,harfleri kan olan kitap

Ey İlah ın testisi ve şeytanın çöplüğü

Ey melodisi coşkun olan gitar

Ey doymayan aç,ey kanmayan susuz

Ey devleri yerle bir eden cüce ve cücelerin parçaladığı dev

Ey inkarı dua,duası da inkar olan kul

Ey bir münzevinin göğsündeki münzevi

 

Ey Kalp...Ey Kalp...Ey Kalp...

Günahlarını dertlerinle satın aldım

Günahların affolsun ve dertlerin kutlu olsun..........

Sevgisiz Kalmaya Dayanamıyorsanız...


artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız...

Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru.
kapatın gözlerinizi..
aydınlığınız gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun..
göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.
yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..

Işte dost nedir bilmek mi istersiniz..
menfaatsiz..
korkunuz olmayacak..
acaba demiceksiniz..
acaba ben onu sevsem o da beni sever mi korkunuz olmıcak yüreğinizde
çünkü O vaat ediyor..
severseniz severim..
severseniz severim..
severseniz severim..
ne güzel değil mi sevginize karşılık bulmak..
sevginizin karşılıksız kalmıcağını bilmek..

şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta.. onca sevgiliye bir çare bir derman..
yürek yakmayan.. yüreğe serinlik veren bir dost..
vedud olan bir dost..
rahman olan bir dost..
rahim olan bir dost..
gafur olan bir dost..
sözünde sadık olan bir dost..
surete değil sirete bakan bir dost..

Dost.. dost.. dost.. diye inleyene
Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost..

Ben seni sevdim diyene
gel kulumsun diyen bir dost..

suretimle.. maddemle değil.. yüreğimle acziyetimle geldim diyene
rahmetinle.. şefkatimle.. inayetimle karşılandın diyen bir dost..

Haydi
yandıysa yüreğiniz..
yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi..
sevginiz hep sevgisiz kaldıysa..
yüreğinize değer verilmediyse..
artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız


serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru.
kapatın gözlerinizi..
aydınlığınız gönlünüzdeki O’'göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.
yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..

O dost ise yürekte serinlik var
O dost ise yürekte huzur var
O dost ise yürekte coşku var
O dost ise yürekte yürek var...

Ve O.. eğer O sevgili ise aşık olunan ise..
İşte o zaman yürekte olana tarif yok..
İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok..
İşte o zaman yürekte olanı söylicek dil yok..
İşte o zaman O var..
ve O var ise..

Haydi artık sözler sükut etsin..
bırakın yürekleriniz konuşsun..

Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun..
göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun..
yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun..

sevgilinin size nasıl tecelli ettiğiniz işte o zaman.. işte o zaman anlaıcaksınız..

ve işte o zaman anlıcaksınız
O dost ise her şey dost
O sevgili ise her şey sevgili...
Alıntı...
July 30

Hüzün ki En Ziyade Yakışandır Bize!..

Hüzün, bir hazin kelime. Ayrılık gibi, hicran gibi; ama mutluluk gibi de. Bazan bir gözde görürüz onu, bazan bir yüzde. Bazan bulutlarla gelir, bazan lodoslarla.
Hüzün tarih olur, Bağdat ufuklarını Osmanlı tuğları misali bekleyen hurma fidanlarıyla; Tuna boylarını hatem yakutları gibi süsleyen kaleler ve burçlarla gelir yedi yüz yıllık hafızamıza. Elhamra avlusunda derin uykulara dalmış mağrib güneşi olur kah; kah Kudüs gecelerinde savrulan Selahaddin rüyaları.

Aziz-i vakt idik a’da zelil kıldı bizi.

Hüzün gözyaşı olur, bazan bir eylül bulutundan dökülüp dilemmalarımıza karışır; bazan bir Kanuni mersiyesinden akıp güneşlerimizi buharlaştırır. Paramparça olmuş kutsal kitapların mürekkeplerini dağıtır bazan, bazan kandil gecelerinin pişmanlıklarına dökülür yüreklerimizden. Kimi zaman bir bayram sevincinin ardına gizlenen yetimin gözünde acı; kimi vakit fersudeleşmeye yüz tutmuş gülün yaprağında kırağı sıfatında belli eder kendini.

Hurşide baksa gözleri halkın dola gelir

Hüzün söz olur, yarı yollarda bırakılmış yeminlerin ve vaadlerin peçesinden yüz gösterir kimi, kimi bir elyazmasının derkenarına yazılır bir ayrılık türküsü niyetine. Bir mücelled güldeste olur yazılsa tüm hüzün sözleri ve binbir geceyi dolduran tutilerin dilinde şeker niyetine çiğnene çiğnene tutar şöhreti alemleri. Sabahların kokusuna karışan bir pişmanlığın terennümüdür bazan ve bazan da gecelerin korkusunu damıtan bir şarkının dizesi.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir

Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları. Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın. Şakaklarına düşen benek benek karlar mı densin yılların gölgesini taşıyan, başında gül rengi bulutlardan Lahuri tüller mi olsun Hicaz şarkılarında bestelenen?!.. Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur. Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir.

Bir mevsim-i hazanına geldik ki alemin…

Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi. Mavi gecelerin ve kurşuni bulutların örtüsüdür hüzün. Hatırlamanın mestliğinde eflatuni bir ırmağın hasret yarasıdır, gül gül olup açan ateşin kederlerin masum çiçeğidir. Sahilde bir gurubdur o, ufukta bir şafak. Perde perde solan hayatımız…

Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, caybar ateş

Hüzün sevda olur, hayalini getirir annelerin, yavruların ve süveydaya durup melankolisini yaşatır sevenlerin, sevgilerin. Fuzuli’lerin Galib’lerin kinayeleri ve tevriyeleri onun üstüne yazılır, bülbüllerin kumruların şeyda tenasüpleri ve mecazları ona dillendirilir. Umman gemicilerinin ufuklarında deniz feneridir hüzün, semavat müneccimlerinin kadrlerinde Ayyuk.

Mahabbet bir bela şeydir giriftar olmayan bilmez

Hüzün alışkanlık olur, acıların yol dönemecinde azığını kuzgunlara kaptıran gönüllerin ömre süren Selva’sıyla tartılır. Yüzbin yıl sonra yeşerecek tohumlar için saklayıp suyu, vahalardan kurumuş dudaklarla geçer delikanlıca. Mermer beyazında ayetlere teslim olmuş bir buhur-ı Meryem’in nazenin tebessümüne Namus-ı ekber vasıtasıyla gelen nefestir o.

Hazan ki durmadan evrakı su-be-su dökülür

Hüzün, Kureyş’te Süheyb-i Rumi; Yemen’de rahip Bahira, Konstantinepol’de Ulubatlı Hasan olmaktır.

Hüzün, mazlumlar adına bir saman çöpüyle devleri yere sermektir.

Hüzün, Şeyh Şamil toprağında alnından vurulan bir çocuktur.

Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i İlahi’dir.

Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır.

Hüzün, seyerandır maverada.

Hüzün, özleyiştir.

Hüzün ki en ziyade yakışandır bize!..


İskender PALA

July 05

Düşünceli gördüm sizi...



Biraz düşünceli gördüm sizi Hayırdır, neler geçiriyorsunuz aklınızdan öyle? Hangi âlemler de geziniyorsunuz sessizce?

Bakıyorum da düş bahçelerinde koşuyorsunuz. Aman dikkat edin ayağınız bir taşa takılıp ta düş- meyiverin “düş” bahçelerinde Düşleriniz bir gün kırılmasın. Kırılırsa parçaları batar yüreğinize Üzülürsünüz sonra.

Düşte görürsün belki düşlediklerini Sonra rüyamda gördüm der, sevdiklerinle paylaşırsın rüyanı. Rüyaya takılır da kurtulamazsan; hayal âlemlerinde yaşarsın. Doğru mu bu sence?

Sanki yine düşünceli gördüm sizi Ben kimim ki? Ben bir hiçim bu dünyada diyorsunuz belki de. Dur bir kendine gel hele.Düşün!.. Bir zamanlar yoktun şu âlem sarayında. Yoktun sen Sıfırdın Fakat Bir Yaratıcı sana kıymet verdi. Değer verdi ki seni böyle güzel yarattı, dünyayı da sana bir han yaptı

Yoktan var edildin. Elbet ALLAH ü Teala’ya zor gelmez bir iş bu. Yaratıcı, seni sıfırdan en güzel seviyeye çıkardı. Sana güzel kabiliyetler, nimetler verdi. Dünyayı bir nimetler sofrası yaptı Kim için: Senin için. Fakat bunlara bakıp ta sakın gurura kapılma. Küçülürsün sonra&

Akıl, kalp, ruh ve latifeler ile süslenildin. Kendinin ne kadar mükemmel bir surette yaratıldığını anlayamıyorsan yanlış anlama; ama bir kendine bak bir de masaya& Kusura bakma seni incitmek için değil bu söylediğim. Ne kadar mucizevî bir şekilde yaratılmış olduğunu göstermek için. Masanın yerinde olmak ister miydin?

Yoksa hayallerin gerçeğe dönüşmediği için mi böyle düşüncelere daldın? Belki de o düşlediklerin senin için hayırlı değildir. Ya da henüz zamanı gelmemiştir

Peki nasıl kurdun o hayallerini ?Bir düşün Öyle kuru kuru olmaz..İstemek ,inanmak,çalışmak ile büyüteceksin hayalini.Sonra dua,ümit,azimle ve hayırlısını isteyerek besleyeceksin emellerini Baktın duaların kabul olmuyor mu?Deme ki kabul olmadı, belki daha güzel bir şekilde Cenab-ı Hak tarafından kabul edildi daha güzel bir alemde *&Veya şöyle düşün ; fiili duanı yapmadın yeterince ya da ALLAH ü Teala sana bu dünyada daha hayırlısını verecek

Nefsi bir muhasebe yap Sonra durmak nedir bilme! Bak dünya bile durmuyor, hızla dönüyor  Durma! Hayra koş, hayrı iste, ümitle bekle&Ümidi kestiğin an bil ki işlerin de ona göre gidecektir Yaratıcını tanı Bil ki O çok merhametlidir Rahmeti sonsuzdur. ALLAH’ın Rahmetine sığın. Ümidini keserek, Rahmetten kaçma! Rahmeti kaçırma!
Hala neler düşünüyorsun öyle? Bu dünyaya niye geldin söyle Hayallere dalmışsın, olmuşsun bir hayalet. Nedir sendeki bu halet Eh artık şu hayali işlerini hallet. Mümin için kırılan hayaller olmalıdır yeni bir gayret*Bundan sonra söyleyeceğin : “ALLAH’ım beni affet” . Öyleyse gayret et,dua et,sabret.

Bitmek bilmeyen düşlerin içinde kaybolmuşsun adeta. Farkında bile değilsin  Biri seni dürtse de uyandırsa nasıl olur? Uyan, geldik son durağa  Hakikat durağındayız. Gel hakikate erelim

Hamd ibadetlerin küçük bir nüshasıdır*Öyleyse şükret elindeki nimetlere. Dünyanın cazibe dar fitnelerinden uzak dur Âlemin deveranına bak; Rabbini tespih et… Peygamber efendimize selam; Rabbine bol bol dua et.

“Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.*”Bana dua edin, size cevap vereyim.(1 )diyor Cenab-ı hakk.

” Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve de yüksel*”..’ALLAH bize yeter, O ne güzel vekildir’ (2)

1. Mü’min Sûresi, 40:6

2.Âl-i İmrân Sûresi, 3:173

* Risale-i Nur’dan &
 
 
Uyan Ey Gözlerim
 
June 25

Kâbuslu Yıllar

 
Medet Allahım medet, medet ki çok bunaldık!
Bıraktık doğru yolu, yolsuzluğa takıldık.




***
Muhteşem geçmişimize ve ümitlerimizde tüllenen aydınlık geleceğimize arka çevirerek iddialarla avunan bir toplum hâline geldik. Bu meş'um dönemde, ortaya kayda değer herhangi bir eser koyamadık - öyle bir gayretimiz oldu mu onu da Allah bilir -ama cihanları yeni baştan inşâ ediyor gibi bir tavrımız var. Âlemin uçarak geçtiği yerlerde düşe -kalka yürüdüğümüz açık; gel gör ki, sürekli Süleyman tahtının vârisi olduğumuz iddiasındayız.. ve henüz kendi ses ve şivemizi belirleyememişken dünyaya bir şeyler anlatma peşindeyiz. Çoğumuz itibarıyla, iş ve beceri adına birer amelmanda ve zamanzede olduğumuzda şüphe yok; ne var ki, gürültümüzle yeri - göğü inletiyoruz. Hele bir tür hamâset destanlarımız var ki hepsi de 'Şehname' edalı. Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermedeki cedel ve diyalektik kabiliyetimize diyecek söz bulamıyorum. Bu donanımla (!) hedef seçtiğimiz ve infazına karar verdiğimiz mazlumların Allah yardımcısı olsun.

Çoğumuz birer gösteriş budalası.. her işimizde riya diz boyu; şöhret hissi ve fâikiyet iddiası ise ondan da aşkın.. sürekli içimizde köpürüp duran bencillik duygusuyla, karşı taraf dediğimiz kimseleri âdeta birer kapıkulu gibi görüyoruz. Halkın yüzde sekseni için takdir ettiğimiz seviye ve konum, en katı kast sistemlerinde henüz adı konmamış bir bayağılığa eş. Ötekiler dediğimiz bu unvanzedelerin en küçük kusurlarını bahane ederek saç ve sakallarını yolup önlerine döküyoruz. Tabiî kendimize gelince daha farklı davranıyor ve levsiyât içinde yüzdüğümüz durumlarda bile burnumuzdan kıl aldırmıyoruz.

Bazen unutuyoruz insan olduğumuzu, çamurdan, balçıktan yaratıldığımızı! Aşkın birer varlık gibi görüyoruz kendimizi; görüyor da yere-göğe sığmayan bir teâzum duygusuyla en olmaz beklentilere giriyor ve en erişilmez pâyeler arkasına düşüyoruz; umduklarımızı elde edemeyince de hezeyanla köpürüyor ve etrafımızı yakıp yıkıyoruz. Bazen daha da ileriye giderek, bize ait olmayan işlerde bile şöyle böyle bir kısım irtibat noktaları bularak herkesten alkış bekliyoruz.. dahası yüzümüze, gözümüze bulaştırdığımız işlerde r11; buna falsolarda da diyebiliriz r11; bile bir kısım demagojilerle kendimizi aklamaya çalışıyor ve âdeta mutlak masumiyet iddiasında bulunuyoruz.

Yıllar var, bir türlü sâlim aklın gereklerini yerine getiremiyor, iradelerimizin hakkını veremiyor ve hep hata üstüne hatalara giriyoruz. Hırçınlıkla oturup kalkıyor, kinle nefretle gürlüyor, kaba kuvvetle herkesi sindirmeye çalışıyor; sindirilmeyenleri de potansiyel suçlu sayıyor ve ademe mahkum ediyoruz. Yok insanlara şefkatimiz.. habersiziz diyalogdan ve hoşgörüden.. saygılı olamıyoruz farklı düşünce ve farklı anlayışlara. Sürekli nefsanîliklerimizin arkasından koşuyor ve herkese çifte ve tekme savuruyoruz.

Bugüne kadar bir sevgi dili oluşturarak veya bularak kendimizi bu dille ifade etmeyi hiç düşünmedik; bazılarımız itibarıyla düşünsek de, onu da yüzümüze -gözümüze bulaştırdık! Ne olurdu sanki, bir kere de düşünce, söz ve beyanlarımızı vicdanlarımızın kadirşinas imbiklerinden geçirerek 'biraz daha nezaket' deyip, o kaba tavır ve davranışlardan sıyrılıp ince ve imrendirici olabilseydik!. Ve 'onurumuz, gururumuz' dediğimiz aynı anda, başkalarının da bu tür şeyleri mırıldandıklarını/mırıldanacaklarını kulak ardı etmeseydik!.. Ne olurdu, makam, mansıp, nâm u nişan ve menfaat kaygısına düşmeden her zaman insanî ufkumuzu koruyarak bir kere daha meleklere' لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا 'dedirtebilseydik; dedirtip yaratılışımızdaki farklılığı tavır ve davranışlarımızla ortaya koyarak o muhteşem donanımımızın gereğini yerine getirebilseydik!

Heyhât ki, bunların hiçbirini yerine getiremedik ve bir türlü kendimiz olamadık; olamadık da hep beden ve cismaniyetimize yenik düştük. Öyle ki, köpürüp duran hevâ ve heveslerimizle şeytanları sevindirsek de ruhanîleri sürekli küstürdük. İhtimal, şimdilerde bu hâlimize muttali olan hasımlarımız bize bakıp bakıp bayram ediyor ve perişaniyetimizi gören ehl - i iman da için için inkisarlar yaşıyor.. nasıl olmasın ki, bugün büyük ölçüde hak yolunda görünenlerde bile hakperestlik hissi sönmüş gibi. Çoklarımızda korkunç bir hissizlik ve hareketsizlik nümâyân.. toplumca ciddi bir heyecan yorgunluğu içindeyiz.. farklı bir görüntü sergileyenlerin heyecanı da nefsin güdümünde olma gibi farklı bir gâilenin riskleriyle mâlul.. pek çok kimse me'yus ve gelip ruhlarına çarpan bir sur sesiyle sarsık.. bunların ümit ufukları da kıyamet emareleriyle toz duman...

Seherler, inayet çağrısıyla gürleyecek diller bekliyor; ama bütün diller suskun. Gökler, gözyaşlarından oluşacak bulut intizârı içinde, ancak o hususta da bir kuraklık yaşıyoruz ki, sorma gitsin.. çoğumuz, fırtınalara maruz çer çöp misali sağa - sola savrulup duruyoruz ve şirazesi kopmuş bir kitabın eczası gibi darmadağınık ve pâyimâliz.

Bilmem ki bu kırılıp dökülmeden yakın bir zamanda kurtulabilecek miyiz; kurtulup bir kere daha ruhumuzun sesini feleklere duyurabilecek miyiz?! . Âh bir bilsem, ne zaman Allah karşısında yeniden yerimizi, konumumuzu kavrayarak 'Yâ Hay'deyip dirileceğiz! Aslında O'nun kapısına yönelmeden hakiki varlığa erilemeyeceği de açıktır. Evet, Allah'a dayanmadan, sa'ye sarılmadan ve iradenin hakkı verilmeden dirilmek imkânsızdır. Sineler O'na yönelmeli, diller O'nu anmalı, gözyaşları ceyhun olup akmalı ki, hazan bahara dönüşsün ve beklenen umumî diriliş de gerçekleşsin ...

Sızıntı
 
 
 
 
   Keyfime Geldim
 
 
  Ey nurundan hal-i huzur bulan gönlüm,Yönün dosttan yana mutmain olsun




dün parmağıma ve hala gülümseyerek bakıyorum parmağımdaki sıyrıga…

Kızmadım…çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmiştim;

“Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın” demiştim. Kızamadım çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çkmiştim, bakmaya kıyamamış dokusuna hayran kalmıştım, çünkü batmadan önce yüreğime koymuş onu sevmiştim…dikenini unutmuşmuydum? unutmuşmuydum dikeni..unutmuştum işte…

acıtmamyayım diye dokunmaya çekindiğim gül, ince ve derin bir yara açmıştı parmagıma… gülümsedim yarayada…süzülen iki damla kanad… çünkü o yarayı açan bakmaya kıyamadığım o güldü…

Sevdiklerimizin yüreğimizde açtıkları yaralarda aslında o gülün açtığı yara gibi değilmiydi…

İnce ve derin bir yara..aslında çok önemsiz gibi görünse de her kımıldıyışımızda yüreğimizi inceden sılatan yara…Ama dostlarınız o yarayı açmadan önce siz muhabbet dolu kokularını sineye çekmiştiniz..zamanı, mekanı ve kalbinizi kaylaşmiştiniz..yarayı açmadan önce siz onları kalbinize koymuştunuz…kızabilirmiydiniz..kızamazdınız elbet…

Sevdiklerimizin açtıkları yaralarda o gülün açtığı yara gibi ince ve derin…ama yarimiz yarayı açmadan önce biz şükretmiştik, kokusunu sinemize çekmiş, bakmaya kıyamamıştık..dikenini unutmuşmuyduk…unutmuştuk tabi…Ama biz gülümsemeliyiz yaraya…belki süzülen iki damla kanamada.. gülümsemeliyiz işte…

Çünkü o yarayı açmadan önce biz onu kalbimize koymuştuk ve sevmiştik.

Alıntı
 
 





 

June 19

A' Is For Allah

  
 
A' Is For Allah
A Est Pour Allah

A' is for Allah, nothing but Allah ; A est pour Allah, rien a part Allah
Ba is the beginning of Bismillah ; Ba est le début de bismillah ( au nom d'Allah)
Ta is for Taqwa, bewaring of Allah ; Ta is tof taqwa, craindre Allah
And Tha is for Thawab, a reward ; Et tha est pour thawab, récompense
Ja is for Janna, the Garden of Paradise ; Ja est pour Janna, le jardin de paradis
Ha is for Hajj, the blessed pilgrimage ; Ha iest pour Hajj, saint pèlerinage
Kha is for Khaatem, the seal of the prophethood given to the Prophet, Muhammed (SAW) ; Kha est pour khaatem, "the seal of the prophethood" doné au prophète, muhammed (SAW)(1)
Da is for Deen, Al-Islam, religion with Allah since time began ; Da est pour deen, l'islam, la religion qui existe depuis l'existance éternelle de Dieu
Dha is for dhikr, remembering Allah ; Dha est pour dhikr, se rapeler d'Allah
And Ra is for the month of Ramadhan, ohh Ramadhan ; Et Ra est pour le mois de ramadan, ohh ramadan
Za is for Zakat to pure our greed, when we give our money to those in need ; Za est pour Zakat pour purifier notre gourmandise, quand on donne a ceux qui en ont besoin
Sa is for Salamu alaikum, peace be with you wa'alaikum assalam ; Sa est pour salamu alaikoum, que la paix soit avec vous, wa'alaikum assalam(2)
Sha is for shams, the shining sun, which Allah placed for everyone ; Sha est pour shams, le solei éclatant, qu'Allah a placé pour tous le monde
And Sua is for salat, for when we pray facing him, everyday, Et Sua est pour salat, pour quand nous prions en ace de lui, chaque jour,
Facing him, till we meet our lord ; En face de lui, jusqua qu'on rencontre notre seigneur

Allah there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Dua is for duha, the morning light, the sun has turned from red to white ; Dua est pour duha, la lumière du matin, le solei a tourné du rouge au blanc
Tua is for tareeq, the path to walk upon ; Tua est pour tareeq, le chemin qu'on doit prendre
And Dhua is for dhil, a shadow ; Et Dhua est pour dhil, l'ombre
And Aa is for ilm, the thing to know, to make our knowledge grow, in Islam ; Et Aa est pour ilm, la chose à savoir, pour qu'on augmente notre connaissance, en islam
Gha is for ghaib, a world unseen and that we know is not a dream ; Gha est our ghaib, un monde inaperçu et qu'on sait que ce n'est pas un rêve
Fa is for, the Opening, Al-Fatiha ; Fa est pour, l'introduction, Al-fatiha (4)
And Qua for the Qur'an, the book of God ; Et Qua pour qur'an, le livre de Dieu
And Ka is for kalima, a word we're taught to teach us what is good and what is not ; Et ka est pour kalima, le mot qu'on parle pour nous enseigner ce qui est bien et ce qui est movais
And La is for the beginning of La ilaha illa'allah ; Et La est pour le débyt de La ilaha illa'allah (3)
Ma is for the Messenger Muhammed-ur-Rasoolillah. Ma est pour le messager muhammed-ur-rasoolillah.
La ilaha illa'allah, Muhammed-ur-Rasulilllah ; La ilaha illa'allah, Muhammed-ur-Rasulilllah

Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, la ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Na is for nawm, the sleep God gave to give us rest after the day ; Na est pour nawm, le someil que dieu nous a doné pour nous donné du repos après la journé
Ha is for the Hijra, the journey that, the Prophet made ; Ha est pour Hijra, le voyage que le prophète a fait
And Wa for wudu before we pray to help us wash our sins away ; Et Wa est pour wudu avant qu'on prie pour nous aider à laver nos péché
And Ya for Yawm-mid-Deen ; Et ya pour yawm-mid-deen
Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Allah, there's only one God and Jesus was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et jesus est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Allah, there's only one God and Moses was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et moses est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Allah, there's only one God and Abraham was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et abraham est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Allah, there's only one God and Noah was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et noah est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)
Allah, there's only one God and he created Adam, and we are the children of Adam. Allah il y a seullement un unique Dieu et il'a crée Adam, et nous sommes les anfants de Adam
Allah, La ilaha illa'allah ; Allah, La ilaha illa'allah ; (3)
Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah. Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3)

(1) : (SAW) c a d que dieu le salut et pri sur lui. ( on le dit toujours après qu'on parle du prophète)
(2) : c'est une reponse a 'que la paix soit avec vous, et ca a le même sens.
(3) : il n'ya qu'un seul et unique dieu
(4) : c'est la première sourate en coran.
 
 
ÜÇ YUSUF, BİR İSLAM
 


Ali KÖSE

Hani büyük insanlar vardır. Hayatlarını dönemlere ayırdığımız, her dönemde başka yüzleriyle karşılaştığımız insanlar. Hayatları fırtınadır.

Sonunda bir limana gelip durulurlar. Ama hep bir süreçtir, bir evrimdir yaşamları. Bu yüzden büyüktür onlar. İşte onlardan birisidir Yusuf İslam.

Onu ilk İstanbul'da görmüştüm. Yıl 1986 idi. Tepebaşı Gazinosu'ndaydı.

Neden Müslüman olduğunu anlatmaya gelmişti Müslüman-Türk kardeşlerine. Sarıklı-cüppeli erkekleri, kravatlı üniversite öğrencilerini, çarşaflı kadınları, türbanlı genç kızları ağırlamıştı Tepebaşı Gazinosu o gece. 1960-70'lerin pop dünyasının belki de bir numaralı ismini dinleyeceklerdi.

Ben de kravatlılar kadrosundan oradaydım. O gece şarkı söylememiş, Kur'an okumuştu.

Çünkü şarkı Cat Stevens'ın, Kur'an ise Yusuf İslam'ın simgesiydi onun ve dinleyenlerinin gözünde. Şarkı, beste ve gitar hanelerinin karşısında kocaman bir "zinhar!" vardı. İlâhi bile söylenmeyecekti artık.

Herkes memnundu durumdan. Popun bir numarası karşılarındaydı ve kendisini bir numara yapan şeyi lanetliyordu. Müslümanlar mutmaindi gazinodan ayrılırken. "Müzik lanet edilesi bir şey midir?" sorusu hiç yoklamamıştı zihinleri. Çünkü coşku büyüktü.

Bir sonraki buluşmamız bu kez onun memleketindeydi. Londra Üniversitesi'nde konuşma yapıyordu. Müslüman Öğrenciler Derneği'nin davetlisiydi. Ben yine kravatlılar kadrosundaydım.

Çoğunluk Müslüman'dı, ama başka dinlerden öğrenciler de yok değildi. Çünkü o bir efsane idi ve onun peşinden hidayete eren birçok İngiliz genç vardı. Müslüman gençler sorgulayıcı idiler.

Tepebaşı'ndan farklı bir atmosfer vardı salonda. "Neden müziği tekrar denemiyorsun? Üstelik bunu İslam için yapabilirsin?" demişti bir genç kız.

Cevap çok sertti. "Ama peygamberimiz zamanında ..." diyecek oldu genç kız. Fakat ikinci bir soruya mahal yoktu: "Bu benim yolum ve İslam bunu gerektiriyor!" Yıl 1989'du ve ben o gün kararımı vermiştim. Bu, Birinci Yusuf'tu. Ondan sonra da hep ikinci, üçüncü Yusuf'un zuhur edeceği günleri bekledim.

Çünkü onu çözmüştüm. Müzikten kaçışın dinden başka bir nedeni olmalıydı onun için. Aslında müzikten değil, geçmişinden kaçıyordu.

Müzik gündeme geldiğinde hep aşırı bir gerginlik yaşıyordu. Müziğin ona Cat Stevens'ı hatırlattığı kesindi.

Geri dönmekten korkuyordu. Kendisine geri dönüş fırsatı tanımamaya kararlıydı. Kıyafet değişimi de bunun içindi belki. Aslında yeni kimliğin başkalarınca kabulünü sağlayan bir simge idi kıyafet değişimi.

 Ama Yusuf İslam için daha çok yeni kimliği kendine kabul ettirmenin bir aracı olmuştu uzun beyaz entari ve sarık.

Artık anlamıştım onun ruh halini. Değişimi en sert olanların geçmişe dönmekten en fazla korkanlar olduğunu öğrenmiştim. Kararımı vermiştim: "Geçmişe dönme korkusunu aştıkça değişecekti." İslam'ın bu olmadığını o da bilecekti. Yerel ve de tarihsel yorumlarından birisini tercih ettiğini anlayacaktı zamanla.

Çünkü bu dönemdeki Yusuf'u belirleyen İslam değil, kendisiydi.

İkinci Yusuf 1990'larda geldi. Müziğin din için kullanılabileceğine karar verdi. Artık müzik hanesinin karşısında "Haşa!" yoktu. Kur'an alfabesini müzikle öğreten bir kaset çıkardı. Peşinden ilahi kasetleri geldi.

Türkiye'ye de uğradı birkaç kez, yok satan bu kasetler için. Her ne kadar anlamasalar da kapışmışlardı bu kasetleri Türkiyeli kardeşler. Ama değişen bir şey de yoktu Türkiye'deki kardeşler için. Cat Stevens'ın şarkılarını da anlamadan dinlemişlerdi çünkü.

Ama Yusuf için değişen çok şey vardı. İkinci Yusuf artık sadece haramların adamı değildi. Mubahları da (dinin insanların tercihine bıraktığı şeyler) keşfetmişti. Hayatın sadece haram ve helallerden ibaret olmadığını anlamıştı.

Londra'da etrafını saran bazı Müslümanların kendisine empoze ettiği katı İslam yorumlarını aşabilmişti.

2000'li yıllara geldiğimizde artık Müslümanlık yaşı 20'yi geçmişti. "Father and Son" (Baba ve Oğul) şarkısında anlattığı isyankar oğul tarihte kalmıştı. O artık "baba" idi ve babaların pek geri dönüşü olmazdı.

Durulmuştu ve geçmişinin tekrar kendisini çağırmasını umursamıyordu artık. Geçmişin sesi çok uzaklarda kalmıştı. Şarkılarının İngiltere'de hâlâ "hit" olmasına aldırmıyordu. Kendine güveniyordu.

Üçüncü Yusuf ortaya çıkabilirdi artık. Öyle de oldu. 22 Mart 2000'de İngiliz Lordlar Kamarası'nı ziyaret etti. Lordları muhatap alıp onlara gençlerin alternatif bir Rock and Roll'a ihtiyaçları olduğunu, manevi değerlere hep birlikte sahip çıkmaları gerektiğini anlattı.

20 Ekim 2003'de Londra'nın konser mabedi Royal Albert Hall'de hayır kurumları adına konser verirken nostalji yaşamıştı. İki gün sonra "World Social Award" ödülünü almak için Hamburg'daydı.

Fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan Birinci Yusuf bu kez kameralara el sallıyordu Hamburg'dan. 29 Kasım 2003'de AİDS'liler yararına Güney Afrika'da Nelson Mandela tarafından düzenlenen çok katılımlı konserlerde sahne aldı.

Hem de Müslümanlığına halel gelmediğini bilerek. Uzun zamandır ilk defa ceket ve pantolonla görmüştük onu.

Dahası, kendi adını taşıyan web sayfasında (www.yusufislam.org.uk) Cat Stevens'ın resmi de vardı artık. Cat Stevens tekti o sayfada. Ama üç Yusuf vardı. Bir "tek" daha vardı: İslam... İslam...

Ve Üçüncü Yusuf onu bulmuştu




June 17

Ney (im)

NEY



Ney, Türk Klâsik Müziği’nin yegâne üflemeli çalgısı ve Türk Tasavvuf Müziği’nin baş sazıdır. Tüm tekke musikisinde bendir ile birlikte kabul gören tek müzik âleti ney olmuştur. Mevlevî Ayinleri neylerin ve kudümlerin katılımı ile yapılır.

Ney ses rengi olarak insan sesine en yakın çalgılardan biridir. Her türlü müzikal motifi icra etmeye imkân tanır. Üç oktavlık ses sahası içindeki tüm sesleri, nefes şiddetini veya dudağın başpâre ile yaptığı açıyı değiştirmek suretiyle koma koma (hatta cent cent) verebilir.

Ney, sarı renkli, sert ve sık lifli kamıştan yapılır. Sıcak iklim bölgelerinde ve taban suyu yüksek, sulak yerde yetişen bu kamışın birbirinden farklı cinsleri bulunur. En çok tercih edilen, Asi ve Nil nehirleri kıyılarında yetişen cins kamışlardır.

Neylik kamış mutlaka dokuz boğum olmalı ve boğum aralıkları ve kalınlıkları mümkün olduğunca birbirine yakın olmalıdır. Tabiattaki kamışın boğumları, doğal olarak kökten uca doğru boyları kısalmakta ve çapları daralmaktadır. Bu kısalma ve daralmanın mümkün olabildiğince azar azar olması tercih edilmelidir. Tabiatta neylik kamış, yerden yukarıya doğru ters olarak yer alır. Yere yakın olan boğumların araları uzun ve kamış et kalınlığı çok fazla olduğundan, bu kısımlar ney yapımında kullanılmaz. Ney yapılan kısımlar kamış boyunun yarısından yukarıda bulunur.

Neylerin üst ve alt ucuna çatlamayı önlemek için çeşitli metallerden yapılmış, kamışa sıkıca giren birer bilezik takılır. Bu bileziklere parazvâne adı verilir. Metaller altın, gümüş, bakır, vs. olabilir. Ancak gümüş, bakır gibi metaller oksitlendiğinden hava ile irtibatları kesilmelidir.



Ney Çeşitleri:



Davut
Şah
Mansur Şah Mabeyni
Mansur
Kız Mansur Mabeyni
Kız
Yıldız
Müstahsen
Bolahenk Süpürde Mabeyni
Süpürde
Bolahenk Nısfiye

Ney’in Tarihçesi

Sümerce’ den Farsça’ ya geçen “ nâ ” veya “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçe’ de ise hemen her zaman “ ney ” olarak anılmıştır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde de benzer adlarla (örneğin Romanya’da “ naiu ” adıyla) adlandırılmıştır.

Farsça çalan, icra eden anlamına gelen “ zeden ” sözcüğünden takılanarak oluşturulan “ neyzeden ” bozularak, ney icracısı anlamında günümüzde de kullanılan “ neyzen ” e dönüşmüştür.

 



" Hz. Mevlana'nın felsefesinde Ney, "insan-ı kamil" in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşan insanın) sembolüdür. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı'nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sinesinden çıkan feryad ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. "

Mehmet Karararslan

 

 




''Sizde ne varsa ney'den o çıkar''...





Ney olup ağlamaktır en güzel duamız
Dinle neyden duy neler söyler sana, sızlanır hep ayrı ılıklardan yana


Sızlanır hep ayrılıklardan yana
Kestiler sazlık içre der beni
Dinler ağlar hem kadın hem er beni





Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede
Mevlânâ'nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır.

Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.
Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.

Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.
İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili'den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.

Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya.
İnsan, En Sevgili'den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.

Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım.
İnsan, dünyada tamamlanmamışlı k hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.

Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.
Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.

Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.
Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir.

Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden.
Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.

Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona.
Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili'den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.

Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden.
Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ'nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili'ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili'ye erişmenin, O'na dönmenin cilvesindendir. O'ndan gelip O'na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir.

Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney. Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz.
Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim.

Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili'yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.

Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz.
İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili'nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir.

Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun'un kıssasını anlatıp açıklar.
Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili'ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ'nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ'dan Mevlâ'ya yol vardır ki, Mevlâ'ya götüren Leylâ'lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun'dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ'nın yoluna düşmüş olandan.

Leylâ'ların hepsine "Lâ ilâhe" demeli ki, Mevlâ için "İllallah" diyebilsin.



Senai Demirci

 

Yetiştiği kamışlıktan kesilerek ayrılmış,vücudunda ateşle veya bıçakla delikler delinmiş,altına ve üstüne yani başına ve ayağına hatta boğumları arasına teller sarılmış madeni halkalar geçirilmiş kupkuru,sapsarı bir hale gelmiş içi boş bir kamış parçası...Ancak neyzenin ''hÛ'' sadası ile içi doluyor ve o zaman içinde ki hava yakıcı bie ateş haline geliyor.
Onun için galiba şair Nedim:

Olmakta derununda hava ateş-i suzan,
NÂy'ın diye bilmem ki ne halet var içinde..
diyor.
Hakkında divanları dolduracak kadar çok şiir söylenmiş olan ney için,haklı şöhreti bugüne kadar gelen Nedim bile Ney'in içinde ki haletin ne olduğunu izahta zorluk çekerek bu dizeleri söylüyor..





Ask ney´sin sen???
Yillardir ayni cenkteyim,
ayni silahliyim,
ayni sevdadayim,
ney´sin sen ask ney´sin???

Ask ney´sin sen???
Sen sevginin dogusumusun?
Yoksa bir nefretin ölüsümü?
Sen ananin bebegine şevfkati misin?
Yoksa zalimin zulmümüsün?

Ask ney´sin sen???
Sen cennetin kevserimisin?
Yoksa cehennemin atesli odunumu?
Sen sevdanin habercisimisin cebrail misali?
Yoksa ölümün gelisimisin azrail misali?

Ask ney´sin sen???
Sen insani susuz degilken bile susatanmisin?
Sen insani gülerken durmaksizin aglatanmisin?
Sen insani dinçken yorgunlastiranmisin?
Sen gören gözleri körmü edersin?
Yoksa sen sasi gözleri gördürenmisin?

Ask ney´sin sen???
Ney´sin???
Söyle...Anlat...Susma
Konus...Konus...Konus...Sakin ha susma!
Anlat ney´sin sen...ney ney...


Alıntı



MESNEVİ'NİN İLK ONSEKİZ BEYTİ

Dinle, bu ney nasıl şİkayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:

Beni kamışıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş kalb isterim ki içiyak derdini açayım

Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.

Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eşoldum, iyi hallilerle de.

Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.

Benim esrarım feryadımdan uzak değĩldir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.

Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değĩldir, lakin canı görmek için kimseye izin yok.

Bu neyin sesi ateştir, hava değĩl; kimde bu ateş yoksa yok olsun!

Aşk ateşidir ki neyin içine düşünür, aū coğunluğundur ki ısrabın içine düşünür.

Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır.

Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.

Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir münak kim gördü?

Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aslının kıssalarını söylemektedir.

Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değĩldir, dile de kulaktan başka müneri yoktur.

Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yarınlarla yoldaş oldu.

Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok.

Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!

Balıktan baūa her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.

Ham, pirinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.




Mevlanâ    


March 17

Taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin HOŞ GELDİN.



DİNLEMEK İÇİN
{ BURAYA TIKLAYIN }


Taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin HOŞ GELDİN.

Seni Özledik Efendim...


İş, güç, yalnızlık,güneşzilik ve günsüzlük…

Yeni yazının başlığı böylemi olsa acaba....

Yada yazı yazamasam...

Köşe yazarlarının, entelektüellerin, düşünürlerin, gazetecilerin dönüp dolaştıkları yerleri bugün aklımdan geçirmesem diyorum. ..

Bugün akımların etkisi altında kalmayıp, irademin ve bedenimin secde ettiği Allah'ın Habibi için toplasam kalemlerimi ve birleştirsem.


Bütün akılların birleşip onun kullandığı bir bağların derinliğine erişemeyeceklerini bilerek bütün kalemlerimi toplasam ve çok bilmişliğimi, artristik kelimelerimi, felsefik tartışmaların ateşlediği nefsimi dağ kılmak yerine dağlasam bugün…



Peygambere bir mektup yazsam…

Ellerim hiç bu kadar titrememişti efendim.

Kütüphanedeki hiçbir kitabı tanımıyorum seni düşününce kitaplarıma kaldığım yerden devam edemiyorum. ..


Fikri tartışmalarda savunacağım düşünceleri bile savunamıyorum. ..

Sonu izmle biten düşüncelerin yozluğunu umursamıyorum...

Kesip biçenlere atıp tutanlara entelektüel dergahın içinde tanrı kabul ettikleri bilimin savrukluğuna aldırmıyorum...



Sen olsaydın diyorum, tartşılmazdı kavramlar uzlaşırdık her konuda…

Demogoji yaparak kutsanan beyinlerce, iteklenen herşey biterdi. .
İlmini alır haddimizi bilirdik.


Azıcık susardık sen olsaydın burnumuzun dikine gitmezdik...


Aklımıza esen havayla ağzımıza geleni söylemezdik. Sen olsaydın kendimizin bir karşılığı olurdu.


Sen olsaydın bildiğimizi bilirdik...

En çok satan kitapları okuyarak, kendimizi bir bilen ilan etmezdik. ..
.
Kelimeleri israf etmezdik, matematiği kutsamazdık...




Dar düşünüp çıkar yol bulamamaktan yakınmazdık...


Her el sıkıştığımız düşünce karşısında benliğimizin sömürülmesine izin vermezdik...


Dilimizi başkalarının diline çevirmezdik...


Sen olsaydın şiir yazılmazdı ve köşe yazılarının kapanırdı köşeleri...


Fizik yasalarını mutlak aklın yarasaları haline dönüştürenlerin,kesilirdi dönüşümleri...


Sırf konuşmak olsun diye harf sırasına göre boşluğa düşmezdik. ..

Sen değdiğinde bize biz sana değen olurduk ve sana erişirdik, sen bizleri ertelemezdin


sana danışan ümmetini geri çevirmezdin...

Açıklardın anlatırdın aklımıza su serper bizleri endişe tuzağına düşüren düşünce sahiplerine kendini siper ederdin. ..


Sen olsaydın Uhudu Bediri Hudeybiyeyi yaşardık..


Ve bütün bunlar karşısında kimse bize hikaye anlatmazdı...


Akılcıların çoğulcuların liberallerin demokratların milliyetçilerin sosyalistlerin kelimeleri silinirdi kendi akıllarından. ..



Yabancı düşünürlerin epikilüstlerin stoisyenlerin hedonistlerin söyledikleriyle fikir hamallığı yapmazdık sen olsaydın sana yaslanırdı akıllarımız ve seni bilirdik sadece. ..


Sen olsaydın bozguna uğramakla yenilmek arasındaki çizgiyi hatırlar ve yenilgiyle sonlanan fikri mücadelemizi bile hayra yorar bize Uhudu hatırlatırdın...


Şimdi ellerim titriyor efendim…o çok bildiğim sandığım bütün bilimler kırışıyor senin bir zerre ilmin karşısında.


Şimdi aklın sarsılıyor efendim düşüncelerim susmakta, sana ve senin kullandığın küçük bir virgülü bile fikrinin bağrına basıyor ve bastıkça parçalanıyor dahada küçük parçalara ayrılıyor dünyanın atomları.


Şimdi sadece sen olsaydın ve bizde sadece sussaydık. Konu sıkıntısı çeken dar beyinlerin sana koştuğunu görseydik, bilimlerini ilminle kıyaslayanların susup seni dinlediklerini görebilseydik.

Ve seni bize gönderen Allah a seninle şükretseydik,.


Şimdi sen olsaydın dili tutulurdu dünyanın, eli ayağı birbirine dolaşırdı denklemlerin, parabollerin…


Şimdi sen olsaydın sadece sen olurdu kainat…



Fani dünyamıza şeref verdin onu anlamlandırdın, doğrusu sana doyamadık efendim.


Seni sevdik ve her zaman özlemini büyüttük yüreğimizde, seni sevmeyi ve özlemeyide ibadet bildik, seni hiçbir zaman
unutmayacağız. .......


Efendim taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin hoş geldin.
alıntı.
"



 
 
 
 HALBUKİ NEDE ÇOK YAKINMIŞIM SANA "SENSİZ GEÇEN GÜNLERİN KAZASI YOK EY SEVGİLİ BU KALP BU SEVDAYI DEFALARCA TAVAF ETİ"

arkamda kalan küfrün katran karası yüzü ,şerha şerha seninle yeşeren halim kulluk şerefine muhabbetinle erdi..

Ey el Emin, güzel ahlak timsali senden hasıl olan muhabbet iklimine bizleri de kabul eyle..tebliğ ettiklerine temsil ettiklerine telkin ettiklerine huzura sukuna saadete adalete umuda yaklaştırdıklarına hicranımızı vuslata cevirmek için Sana senin yoluna muhtacız..

BEN DE bir ahir zaman garibiyim Garib bırakmazsın bilirim her yazılan nasılsa karşılık bulacaktır ....şu dibi karanlık asırda yaktığın ışığa koşmaktan alı koymasın Allahım bizleri ..

koşmaya çalıştığımız o dik yokuşlarda çamurlara bulaşsakta sana her dokunuşumuzda seni her anışımızda sarıldığımız sünnetinle felah bulanlrdan eylesin Rabbim bizleri..

hani Sen yaptın diye sofrada nimete tuzla başladığımız halimiz var ya işte tuzun değeri bile seninle artarken sana her varışta sana her koşuşta bilirimki benimde değerim artacak alemi ervahta..

Çare Sensin derman Sen geçmişte olduğu kadar gelecek de Sana muhtac..ve ayırmasın Rabbim senin muhtaclığından bizleri..amin..SENSİZ GEÇEN GÜNLERİN KAZASI YOK EY SEVGİLİ ..

Kutlu doğumunun yıldönümünde seni rahmetle minnetle anıyoruz
 
 
 
 
November 20

Ellerimizin Büyük Boşluğu ...

 
  
 
Ellerimizin Büyük Boşluğu

Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz
Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını gözyaşımızın silinmesini,kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgarın sesini, ırmağın sesini
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında.Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi ?
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şuan
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları
Yusuf’u düşüneceğiz, Yakup’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimizi

Kuyular kuyular kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescid dir biz onu otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden ellerini hala açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak bilirsin ne diye
Ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlarda ellerimiz
Öyle açık öyle acemi öyle boş
Öyle mahcup öyle dalgın öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar

Kimsesiziz kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak birşey arıyoruz kime
Merhamet istiyoruz kime
Bağışlanmak istiyoruz kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz kaybetmişiz dalgınız kırgınız küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik
Ne getirdim deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur.

Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu
Beş duygum harap, altı yönüm harap
On parmağımda on acı Ya Rab
Denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma
Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz

Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana
Başımız yerde
Açtık ellerimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım
Elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Ya Allah


(ibrahim sadri)
 

November 13

Dua, dua, eller karıncalanmış... ve en büyük mucizeden ışıklar...

 
 
KUR'AN'DAN DUALAR

 

"Ey Rabbimiz Bizi sana teslim olanlardan kil neslimizden de sana teslim olan bir ummet cikar, bize ibadet yerlerimizi goster, tovbemizi kabul et zira tovbeleri kabul eden, cok merhametli olan ancak sensin."

  ( Bakara- 28 )

 

"Ey Rabbimiz, Bize dunyada bir iyilik, ahirette bir iyilik ver. Bizi ates azabindan koru."

( Bakara- 201 )

 

"Ey Rabbimiz Unutursak veya hataya dusersek bizi hesaba cekme(yarliga).Ey Rabbimiz Bizden oncekilere yukledigin gibi bize de agir bir yuk yukleme."

( Bakara- 285 )

 

"Rabbimiz Bizim gucumuzun yetmedigi islerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bagisla, bize aci. Cunku sen mevlamizsin. Kafir kavimlere karsi bize yardim et."

 ( Bakara- 286 )

 

"Rabbimiz Bizi dogru yola ilettikten sonra kalplerimizi egriltme. Bize tarafindan rahmet bagisla. Eminiz ki, lutfu en bol olan sensin."

 (Ali Imran- 8)

 

"Rabbimiz Gelmesinde suphe edilmeyen bir gunde insanlari mutlaka toplayacak olan Sen'sin. Allah asla sozunden donmez."

 ( Ali Imran -9 )

 

"Ey Rabbimiz Iman ettik, oyleyse bizim gunahlarimizi bagisla, bizi ates azabindan koru."

 ( Ali Imran -l6 )

 

"Rabbimiz Indirdigine inandik ve Peygamber'e uyduk Simdi bizi (birligini ve peygamberlerini tasdik eden)sahitlerden yaz."

 ( Ali Imran- 53 )

 

"Ey Rabbimiz Gunahlarimizi ve isimizdeki taskinligimizi bagisla, ayaklarimizi (yo1undan) kaydima, kafirler topluluguna karsi bizi muzaffer kil."

 ( A1i Imran-147 )

 

"Rabbimiz Sen bunu bosuna yaratmadin. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabindan koru."

( Ali Imran -191 )

 

"Rabbimiz, dogrusu sen, kimi cehenneme koyarsan artik rusva etmissindir. Zalimlerin hic yardimcilari yoktur."

( Ali Imran- 192 )

 

"Ey Rabbimiz, Gercek su ki biz, "Rabbinize iman edin" diye seslenen bir davetciyi (Peygamberi, Kur'ani) isittik. Artik gunahlarimizi bagisla, kotuluklerimizi ort, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz."

( Ali- Imran- 193 )

 

"Rabbimiz' bize peygamberlerin vasitasiyla vaat ettiklerini de ikram et ve kiyamet gununde bizi perisan etme: Suphesiz sen vaadinden caymazsin."

 ( Ali- Imran -194 )

 

"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eger bizi bagislamaz ve bize acimazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."

 ( Araf- 23 )

 

"Lutfedip hidayetiyle bizi buna(bu nimete) kavusturan Allah'a hamdolsun, Allah bizi dogru yola iletmeseydi kendiligimizden dogru yolu bulacak degildik. Andolsun ki, Rabbimizin elcileri gercegi getirmislerdir."

( Araf- 43 )

 

"Ey Rabbimiz! Bizi zalimler toplulugu ile beraber bulundurma!"

( Araf- 47 )

 

"Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasinda adaletle hukmet. Cunku sen hukmedenlerin en hayirlisisin."

( Araf- 89 )

 

"Rabbimiz ustumuze sabir yagdir ve bizi musluman olarak oldur."

( Araf- l26 )

 

"Allah'a dayandik. Ey Rabbimiz, bizi. O zalimler topluluguna bir fitne (konusu) yapma. Ve bizi rahmetinle 0 kafirler toplulugundan kurtar."

( Yunus 85-86 )

 

"Ey Rabbim beni ve soyumdan gelenleri namazi devamli kilanlar eyle. Ey Rabbimiz duami kabul et!

( Ibrahim-40 )

 

"Ey Rabbimiz (amellerin) hesap olunacagi gun beni ana-babami ve mu'minleri bagisla."

( Ibrahim- 4l )

 

"Rabbimiz, Bize tarafindan rahmet ver ve bize, su durumumuzdan kurtulacak yolu hazirla."

( Kehf- 10 )

 

"Rabbimiz, Biz iman ettik, oyleyse bize aci. Sen merhametlilerin en iyisisin."

( Mu'minun 109 )

 

"Rabbimiz, Cehennem azabini uzerimizden sav. Dogrusu onun azabi gelip gecici bir sey degildir."

( Furkan- 65 )

 

"0rasi cidden ne kotu bir ugrak, ne kotu bir konaktir."

( Furkan- 66 )

 

"Rabbimiz bize gozumuzu aydinlatacak esler ve zurriyetler bagisla ve bizi takva sahiplerine onder kil."

 ( Furkan-74 )

 

"Bizden tasayi gideren Allah'a hamdolsun. Dogrusu Rabbimiz cok bagislayan, cok nimet verendir."

( Fatir- 54 )

 

"Rabbimiz bizi ve iman ile daha once bizi gecmis din kardeslerimizi bagisla, kalplerimizde, iman edenlere karsi hic bir km birakma. Rabbimiz, Suphesiz ki sen cok sefkatli, cok merhametlisin."

( Hasr- 10 )

 

"Rabbimiz, Sana dayandik, sana yoneldik. Donus sanadir."

( Mumtehine-4 )

 

"Rabbimiz, Bizi inkar edenler icin bir fitne kilma bizi bagisla, Ey Rabbimiz, yegane galip ve hikmet sahibi ancak sensin."

( Mumtehine-5 )

 

"Ey Rabbimiz, Nurumuzu tamamla, bizi bagisla, cunku sen her seye kadirsin."

( Tahrim- 8 )

 

"Basima bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin."

( Enbiya- 83 )

 

"Senden baska hic bir tanri yoktur. Seni tenzih ederim. Gercekten ben (nefsine zulmeden) za1im1erden oldum."

( Enbiya- 87 )

 

"Rabbim beni yalniz birakma. Sen varislerin en hayirlisisin. (Her sey sonunda senindir.)

( Enbiya- 89 )

 

"Rabbim bagisla ve merhamet et. Sen merhametlilerin en iyisisin."

( Mu'minun- 118 )

 

"Bizi zalimler toplulugundan kurtaran Allah'a hamdolsun."

( Mu'minun- 28 )

 

"Rabbim beni yalanlamalarina karsilik bana yardimci ol."

( Mu'minun- 38 )

 

"Ey Rabbim, beni ve kardesimi bagisla, bizi merhametine kabul et. Zira sen merhametlilerin en merhametlisisin."

( Araf- 151 )

 

"Rabbim, kucuklugumde onlar beni nasil yetistirmislerse, sen de onlari esirge."

( Isra-24 )

 

"Rabbim girecegim yere durustlukle girmemi sagla cikacagim yerden de durustlukle cikmami sagla. Bana, tarafindan hakkiyla yardim edici bir kuvvet ver."

( Isra- 80 )

 

"Allah bana yeter. Ondan baska tanri yoktur. Ben sadece O'na (guvenip)dayanirim. Cunku 0 buyuk arsin sahibidir."

( Tevbe- 129 )

 

"Rabbim, bana tarafindan hayirli bir nesil bagisla Inaniyorum ki sen, duayi hakkiyla isitensin."

( Ali-Imran- 38 )

 

"Rabbim, Ruhuma genislik ver."

 

"Isimi bana kolaylastir."

 

"Dilimin bagini coz. Ki sozumu anlasinlar"

( Taha- 25-26-27- 28 )

 

"Rabbim, benim ilmimi artir."

( Taha- 114 )

 

"Rabbim, Bana hikmet ver ve beni iyiler (zumresi ne ) kat."

( Suara- 83 )

 

"Bizi mu'min kullarinin bircogundan ustun kilan Allah'a hamdolsun."

( Neml- 15 )

 

"Ey Rabbim, Bana ve ana-babama verdigin nimet sukretmemi ve hosnut alacagin iyi is yapmami gonlume getir. Rahmetinle, beni iyi kullarin arasina kat."

( Neml- 19 )

 

"Rabbim, dogrusu kendime zulmettim. Beni bagisla."

( Kasas- 16 )

 

"Rabbim beni zalimler guruhundan kurtar."

( Kasas- 2l )

 

"Rabbim, Dogrusu bana indirecegin her hayra muhtacim."

( Kasas- 24 )

 

"Rabbim, Su fesatcilar guruhuna karsi bana yardim et."

( Ankebut- 30 )

 

"Rabim, Bana ve anne babama verdigin nimete sukretmemi ve razi olacagin yararli is yapmami temin et. Benim icin de zurriyetim icin de iyiligi devam ettir. Ben sana dondum. Ve elbette ki ben muslumanlardanim."

( Ahkaf- 15 )

 

"Rabbim, yeryuzunde kafirlerden hic kimseyi birakma"

( Nuh- 26 )

 

"Rabbim, Beni, ana-babami, iman etmis olarak evime girenleri, iman sahibi erkekleri ve kadinlari bagisla, zalimlerinde ancak helakini artir."