adayli's profile...& Hidayet'e Doğru &.....PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
küpeşte merdivenwrote:
Jan. 29
bakiwrote:
Sept. 30
ahmed akwrote:
Elinde silah yokken, hain bir kılıç boğazına dayanmışken, Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? sorusuna, ALLAH! deyişi gibi Hak Nebinin (sas)...
Yegâne havl ve kuvvet sahibini en gür sadayla ilan eden böyle bir çığlık! Bir çığlık ol! Evlatlarını, eşini, kardeşlerini er meydanında doğranmış olarak görse de, Uhud yamaçlarında Efendisinin (sas) sağ olduğunu görünce, şükür secdelerine kapanan Sümeyra anamızın, Fedâke ebî ve ümmî yâ ResûlALLAH. Yani Anam babam sana feda olsun. diye hıçkırıklara karışan çığlığı gibi... ALLAH ve Resulüne (sas) tam bağlılığın ilânı bir çığlık! Bir çığlık ol! Üzerine kızgın kayaların yığıldığı en çetin anlarda bile imanından vazgeçmeyen Hz. Bilâl ın (ra), Ehad, Ehad!! çığlıkları gibi... Rabbin birliğini, gönlü kör, sağır, dilsiz olanlara bile duyuran bir sebat çığlığı! Bir çığlık ol! Etrafı sarılmakta olan İslâm ordusunun durumuna vâkıf olan koca halife Hz. Ömerin (ra), ordunun komutanına, kilometrelerce uzaktan, Ya Sâriye, el cebel, el cebel! Yani, Sâriye, dağa doğru, dağa doğru..! deyip yol göstererek, bir anda savaşın kaderini bile değiştirebilen bir feraset çığlığı!.. Bir çığlık ol! Düşman gemileri Haliçe girdiğinde, celadetiyle atını denize süren kumandan padişah Hz. Fâtihin, Ya Bizans beni alır, ya ben Bizansı! kükreyişi gibi, azim ve fütüvvet fışkıran bir çığlık! Ya da öyle bir çığlık ki, o kutlu Fâtihin cedlerinden Murad Hüdavendigarın, hain bir hançerle son soluklarını verirken bile, Osman Beyden mefkûre dersi alarak; Attan inmeyesüz!.. deyişi gibi, son anda bile hep ilerileri işaret eden bir çığlık! Bir çığlık ol! O saydığımız kâmeti bâlâların asrımızdaki misali Bediüzzaman gibi; ayağı kayıp, kayalıklardan aşağıya düşerken bile, Davam! diye haykıran bir çığlık! Ölümle burun burunayken bile Hakkın adını, yâdını bütün âleme duyurma davasına bu denli bağlılığın timsâli bir çığlık! Böyle kürsülere yığılıp kalma! İnsanların imanı için ALLAH a niyazda böyle bir çığlık ol! İşte, bu çığlıklara bir çığlık da sen kat! Bu gür seslere hoş bir sadâ da sen ol! Güneşin doğup battığı her yerde nurdan helezonlar oluşturup ortalığı aydınlatan, Hak Tealanın nurunu tamamlama vaadinin vesilesi kılınan kara sevdalılar misal, o Dâvûdî çığlıkların aks-i sadâsı bir çığlık!.. selam ve dua ile kardeşim
July 14
June 19
|
...& Hidayet'e Doğru &...Yer Gök Bir oLupta Hesap SoruLunca En Sevdiğin BiLe Senden Davacıdırوالعصر ان الانسان لفى خسر "Asr'a Yemin Olsun ki, Şüphesiz İnsan Hüsrandadır." (Asr 1-2) May 14 Görüşeceğiz!..![]() Dilimi kilitlemiş dünya…
Kelimeler anlatmak istediklerimi anlatamasa da, usulca gözlerimle anlatmayı seçiyorum. Otobüs penceresinden el sallayan bir çocuk, beni tanımasa da gözleri ile haykırıyor: - Görüşeceğiz! Uzunca bir yol, elleri ile çekmekte olduğu tekerlekli bir araba, tekerlekli arabada utanarak giden yaşlı bir baba… Yere bakan gözlerini kaldırıp, gözlerime fısıldıyor: -Görüşeceğiz! Kuşlar mevsimlerini bilip göçe uğrattılar beni, ötüşlerinden anladığım kadarıyla diyorlar ki; -Görüşeceğiz! Kar sakladığında toprağı, güneş okşayarak erittiğinde karı, mevsim geldiğini söylediğinde baharı, rüzgar esip kopardığında yaprağı... sessizce anlattıkları; -Görüşeceğiz! Bir anne ve göz kapakları dünyaya kapanmış bir bebek… Annenin elinde gözyaşlarıyla ıslanmış bir mendil… Toprak atılırken kürek kürek… Annenin gözlerinde ki kelime; -Görüşeceğiz! Hiç tanımadığım, uzaklardan gelmiş bir grup yolcu, dillerinde bilmediğim dualar, yüzlerinde tanıdık bir tebessüm… Farklı olsa da kelimeler, anlaştığımız tek kelâm; -Görüşeceğiz! Gece kararttığında odayı, güneş alıp gittiğinde başını… Günümün yarını olacakmış gibi kurguladığım da zamanı… Uyku çöktüğünde gözlerime, benim için önemli olanı ölümün küçüğü uykuyla susturduğumda… Alıp verdiğim her nefes sonrasında; -Görüşeceğiz! Aşık maşuktan geçerken, Mecnun Leyla’sını Mevla’da bitirirken,Yunus ağlarken yane yane, Mevlana ‘’hamdım, piştim, yandım’’ diyerek dünyadan geçerken, her birinin de zikrettiği; -Görüşeceğiz! Adem Havva’dan ayrılırken, Meryem İsa’ya son kez bakarken, Fatıma Hasan ve Hüseyin’i gözlerinde okşarken, Yakup gözleriyle Yusuf’u özlerken, içlerinde sakladıkları; -Görüşeceğiz… Adım adım yaklaşırken Kabe’ye, gözler yerde… Aniden kaldırıp gözleri Kabe’ye, gözlerde nedenini bilmediğin gözyaşları ile… Kabe’den uzaklaşırken gözlerden dökülen vedanın duası; -Görüşeceğiz! Şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz duamız var. Göremediğimiz yüze , duyamadığımız sese, hissedemediğimiz kokuya, anlayamadığımız dile, şefkate, merhamete, tevazuya, inceliğe ihtiyacımız var. Gelip geçen insanlığa ÖRNEK OLAN İNSAN(sav) şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz tek dua; "Gözlerimiz gözlerinizi göremese de gönlümüz görüştü sizinle Efendim!
Gönüllerin bir olduğu yerde görüşmek duası ile Efendim… " (alıntı) April 20 Gönül Çiçeğim...
April 08 El'sin SEN El, varlığın sadece bir Avuçiçi...![]() Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur. İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde belenmesi gibi, dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir. O'na sonsuz uzaklığının kuytusunda O'nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder. Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua. Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır. Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir? Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine. Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir. Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister. İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde, Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında. Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında. Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır. Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua. Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan. Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası. Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin. Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler. Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni. Kendini susuz ve tok sanman, O'na yakarma iştahını giderir, O'na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni. Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını, rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin. Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin. Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın. Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün. Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin. Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun. Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin. Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında, incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde, yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini. Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi' ismiyle tanırsın O’nu. Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O'nun. Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O'nu. En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları. Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur. Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi. Ellerin var sadece, bir de elindekiler; elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi, elin de elinde kalmayacak ki...Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin. Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki.. Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken, varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ "evlat duası"nın kabul edilmişliğisin. Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin. Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın. Duasın sadece, sadece duasın.. Annen duadır. Beşiğin duadır. Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua.. Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı? Senai Demirci March 30 Ay YüzlümAy YüZLüM Seni koruyan o yagmur bulutu, Özledi seni, nerelerdesin? Kabenin yanindaki o çocuk, Özledi seni, nerelerdesin? Nerdesin Ayyüzlüm Nerdesin Nuryüzlüm Nerdesin Gülyüzlüm Nerdesin Sultanim Gözler hep yollarda Ismin dudaklarda Ümmetin çok zorda Nerdesin Sultanim Askinla çok yandik Yandik ve kül olduk Sana çok susadik Nerdesin Sultanim Agliyor hâla, üzerinde Vaaz verdigin o kutlu agaç Ümmetin su an sana çok muhtaç Gözler kapida, nerelerdesin March 20 HidayetBir Avustralyalı'nın müslüman olma hikayesi.
Sürükleyici ve neşeli anlatımlı. 15 dakikanızı ayırırsanız çok şey kaybetmeyeceksiniz: March 16 Bilgisayar ve İmanBİLGİSAYAR VE İMAN
Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe: CEN.NET CAFE Cafe işleten delikanlıya: - Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin? - Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah' Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve: - Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine. Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden: - Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar. Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir: - Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün? - Buyurun amca, ne soracaktınız? - Sen Allah'ı bilir misin? Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak: - Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca? Hayretle sormaktan alamaz kendisini: - Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın? Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir: - Bu bilgisayar ile biliyorum amca. - Bunlarla mı? Pek anlayamadım. - Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: 'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der. Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir: - Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım? - Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim. Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle? Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz? 'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum. Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi? - Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin? -Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca. - Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi. - Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun? - Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum. - Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım. - Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu soylemeli, O'nu anlatmalıyım. Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret. - Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki! - Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de.. - Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ"" - Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir. Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız Böylece sürekli güncellenir. March 08 YÜZ'LERCE SALÂT VE GÜLLERCE SELÂMYÜZ'LERCE SALÂT VE GÜLLERCE SELÂM
March 01 Ebedi Sevgili
February 26 Her işte bir Hayır vardır!.."Danimarka"
September 28 Sabır mı? Tahammül mü?
Şimdi ağlayan gözyaşıyım artık ve içime akıtan benim Allah ım Rabbimiz İnsanlardan Nasıl bir Sabır İstiyor? İnsanları karanlıklardan nura çıkaracağı bildirilen Kuran’da (İbrahim Suresi,1), emredilen tavırlardan biri “sabretmek”tir. Kuran’da öğretilen gerçek sabır, sadece zorluklar karşısında değil, aksine hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir. Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar rahatlık ve nimet içindeyken de güzel ahlakta kararlılık ve istikrar göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek bir ömür süresince bu ahlakla yaşamayı gerektirir. Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret. (Mearic Suresi, 5) Sabır, Allahın Rızasını Kazanmak İçin Bir Anahtardır Müminler yalnızca için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında mutlaka somut bir karşılık beklentisi içine girmezler. Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimiz’in rızasını kazanacaklarını ummak, onlar için alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir. “… Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) Kur’an’da “sabredenlerle beraber” olduğunu (Bakara Suresi, 153) bildirerek, sabrın müminlere pek çok güzelliğin kapısını açan eşsiz bir anahtar olduğunu bildirmektedir. Sabır, Ancak Rızası İçin Gösterilir Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin ’a olan imanlarıdır. İman eden bir mümin tüm olayların ardında ’ın yarattığı binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir. Rabbimizin kendisi için belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur ve rıza gösterir. Bu nedenle sabır mümin için zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, tüm ibadetler gibi gönül rızasıyla ve hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir nimettir. “Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.” (Rad Suresi, 24) Toplumda yaşanan yanlış sabır anlayışı: Tahammül etmek Kuran’da öğretilen sabır anlayışını bilmeyen kimseler sabrı, hiçbir çaba göstermeden, sadece “söylenerek” bekleme şeklinde algılarlar. Hatta bu şekilde aciz bir tavır sergilemenin son derece erdemli bir davranış olduğuna da inanırlar. Oysa Katında makbul olan sabır aklın, vicdanın ve maddi manevi tüm imkanların kullanılarak zorlukların ortadan kaldırılmasını teşvik eder. “… sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) Tahammül Göstermek dünyada azap kaynağı olur Dünyada imtihan gereği kullarını güzelliklerle deneyebileceği gibi zorluklarla da deneyebilir. Andolsun Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155) ’ın zorlukları sabretmek için kaderde yarattığını düşünmeden hoşa gitmeyen durumlara ‘katlanmak’, ‘tahammül etmek’ dünyada da bir azaptır. Çünkü tahammülün karşılığında bir beklenti içine giren insan, dünyada her zaman bir karşılık bulamayabilir. Bu durumda hem zorluk içinde geçirdiği zamanı kaybeder hem de karşılığında dünyevi bir mükafat elde edemez. Dünyevi Çıkarlar uğruna sabredenler, ’ın hoşnutluğundan mahrum kalırlar Yüce zorlukları, sabır gösterenleri ortaya çıkarmak için yaratmaktadır. Rabbimiz “Yoksa siz, , içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran Suresi,142) ayetiyle bu sırrı kullarına bildirmiştir. Dünyevi çıkarlar uğruna bir olay karşısında tahammül edenler ’ın hoşnutluğundan ve vaat ettiği cennetten mahrum kalabilirler, ancak ’ın rızasını kazanmayı amaçlayarak sabır gösterenler ’ın izni ile cennete girmeyi umabilirler. Kaynak: İlmi Mercek September 25 Adı Sır, Hali Sır…
Sırlarınız olsun başkalarının imtihanı olan. Zira sır kişiye özeldir, tek kişiliktir. Makamdır hasılı. Eğer sır, ruh-u müstesnada demini alırsa; sırrın karşısında imtihan olan kişinin istikamet çizgisinde zikzaklar oluşur. İmtihan olanın, müntehadaki başarısızlığı ise seyrin uruç noktasında, makamların tebdilini gerektirir. Bu durumda; en vahim akıbet, imtihan olan zatın af makamında olup da, imtihanı kaybetmesiyle gerçekleşir.
Hak sırda sırdır. Sır, makamın gözündeki nur, Hakk’ın ışığıdır. Huzur verdiği nispette, yakabilir de. Bazı kullar bu nurun muhafazası ile çevrelenmişlerdir.
“Ey beni öldü diye bilen ahmak,
Nur Hakk’ın nuru, ten ise toprak
Hak nurunu aldı, ten yine toprak” (Ö.Hayyam)
Sır makamının erenleri, nefesleri ile “Hu”’nun televvünleri içre yaşarlar. Her bir soluk O’ndan gelir… Yolları hak olan bu kişiler; esmanın sonsuzluğunda inci olmaya adaydırlar. Fakat kimi kendini bilir, kimi ise bilmez…
Sır makamının dervişleri, dualarında tevazuludurlar. Bu kapının önünde eğilen halim başlar, “Kahhar” ism-i celalinin helakini geciktirir.
Sır makamındaki nefesle, imtihan olup da kaybeden nefise gelince…
Eğer af makamında da, kaybettiyse; iflahı zor bir yoldadır ve sonunun hayrı için, ehl-i sırrın duası dahi aciz kalabilir.
Eğer ki imtihan olan adem ise, garib ve garip tevafuklarla ikaz edilebilir. Af makamının ademleri mütemadiyen kör olmazlar. Sadece, hakikatte imtihanı kaybetmeleri onları kör kılmıştır. Bunların kalpleri görme uğrunda seyre devam edebilir.
Zira her kuş uçma istidadıyla yaratılır vesselam.
Yakaza September 02 Muhammed'in yetimlerine vasiyetimdir!Muhammed'in yetimlerine vasiyetimdir!
Bir dağın tepesinde... küçük ve dar bir mağarada... karanlıkta.... taş üstünde... ve tek başına... yalnız... yapayalnız... kimsesiz...
Düşünmekten zonklayan bir zekâ... rikkat ve ızdırap titreyişleriyle seyrelmiş bir kalp... iyice zayıflamış... narin bir beden... neredeyse aç ve susuz... yemekten içmekten kesilmiş... hâlsiz... mecalsiz... ve yorgun... dalmış... bilinmezlik suretine bürünmüş bir belirsizlikler deryası içinde...
Tamat değil, şatahat değil, hakikat... boğulmak üzere... kaybolmak üzere...
Ah!..
Ah efendimiz!
Ah!...
* * *
Tecellînden ümid kestim, hani cilvelerin ey hakikat!
Ne de nazlısın.
Hâlâ müphemsin çünkü... hâlâ meçhul... görünmen, bilinmen, soyunman imkânsız gibi... öyle bir muammâsın ki hâllin müşkil gibi...
Hani rahmetin? Hani hayalin? Hayalin bile mi muhal?
Ah hakikat!
Bir kez düşde olsan.... peçenle olsan... bari olsan... yeter ki gelsen... düşde gelsen... düş yoluyla gelsen... bir kez gelsen... ne yanımda, ne yanıbaşımda, razıyım, gelsen de ötelerde dursan!
Kudretim olsa uruc eder katına çıkardım. Güçsüzüm oysa. Hâlsizim. Rahm etsen de sen gelsen... insen buraya... tutsan elimden, alsan... alsan beni benden... bedenden... beni bana bırakmasan... kızmasan... sadece sevsen... yetim kalmış kalbimi ısıtsan... okşasan... adaletin zahirde kalsın, asıl sen beni bâtında, bâtınında rahmetinle sarsan...
Ah!..
Ah efendimiz!
Ah!...
* * *
VE derken Cibril-i Emîn geldi. Kadir gecesi. Yârin mektubuyla. 'Oku!' dedi haşmet ile.
Tam üç kez Kevser pınarını akıttı bir garibin avuçlarından. Bir kimsesizin. Bir yetimin. Efendimizin. Kana kana içsin diye. Şefkat ve rahmet nedir bilsin diye. Cemâlin görsün diye.
Hakikat bâdesi kadehsizdi bu yüzden. Sureti perdesiz. Çehresi peçesiz.
Gördü ve gözü gördüğünü yalanlamadı.
* * *
Ey talib, her yıl Ramazan kime gelir bilir misin?
Yârin mektubunu bekleyenlere... yetimlere... kimsesizlere... mağaradakilere... 'ah' demeyi bilenlere...
Hüzünle gelir... okuyalım diye gelir... 'ah' demeyi öğrenelim diye gelir... onun kokusunu duyalım diye gelir... 'ah' diye diye gelir...
Tıkınmayı bırak, önce bir 'ah' de!
Al eline 'Lâ" süpürgesini, süpür hayatından ikilikleri, ve önce adam gibi bir 'Lâ' (Hayır) çek şu dünyanın üstüne!
Efendimiz gibi.
* * *
Ramazan ayı tıkınma ayı değildir; karnavallar ayı ise hiç değil.
Kim için? Yetimler için. Mağaradakiler için. 'Ah' demeyi bilenler için.
Ey talib, o pahalı, o şatafatlı, mükellef sofralarda verilen iftarlardan uzak dur, çünkü hem orucun oruç olmaktan çıkar, hem kendini Muhammed'in kokusunu duymaktan mahrum etmiş olursun.
Akşam tıkınmak için sabahtan kendini aç bırakan zavallılar gibi de olma! Çünkü iftar ve sahurlarda şatafat içinde tıkınanların orucu fasiddir.
Zahirde değil, bâtında. Orucun ahkâmınca değil, esrarınca.
Anlamıyor musun onlara helâl, ama bize haram. Bize, yani 'ah' diyenlere... Muhammed'in yetimlerine...
Vasiyetimdir.
Dücane Cündioğlu
August 13 Elimden Tutar mısın?![]() Bizim İçin Ümit Oldunuz.. Şimdilerde şölen var bahçelerde, Bahardan ses geliyor perde perde; Aceleci acele edip dursun, Beklenen mutluluk biraz ilerde... Tarihî şehrin erkekleri, ellerine aldıkları gazete, karton ve seccadelerle aynı yöne akıyordu. Ezan okunmuş ve herkes camideki yerini almıştı. Erken gelenler şanslıydı. Geç kalanlara ise, hafiften çiseleyen yağmur, sanki sitem ediyordu.
Caminin kalabalık olması ve dışarıya taşan cemaatin çokluğu cami idaresini de harekete geçirmişti. Emir Dede kendini çoktan fahrî görevli ilân etmişti. Gelenleri bir trafik polisi gibi yönlendiriyor ve boş yerlerin doldurulmasını sağlıyordu: “Saflar düz olsun beyler!”, “Şurasını düzelt birader.”, “Evlât bir adım ileri gitsen…” Önden başlayarak arkaya doğru safları düzelttirerek geliyordu Emir Dede. Kapının yanına yaklaştığında safların uyumsuzluğu hemen dikkatini çekmişti. Bir genç, iri vücuduyla iki safı birden işgal etmişti. Emir Dede uzaktan tok, fakat bir o kadar da yumuşak seslendi: - Delikanlı, biraz geri gelsen, düzeltsen şu safı! Delikanlı, yağmurdan korunmak için, başını kısa aralıklarla caminin gölgeliğine doğru uzatmakla meşguldü. Bu sebeple Emir Dede’yi duymamıştı. “Ben bu yağmurda insanlara yardımcı olayım… Bu da beni takmasın!” diye geçirdi içinden Emir Dede. Canı sıkıldı. Bu sefer sesini biraz yükselterek: - Delikanlı! Duymadın herhalde beni. Şu safı düzeltsen, diyorum. Bozulmasa saf! Delikanlı aynı yöne bakmaya devam ediyordu, sanki Emir Dede’yi duymamakta ısrar ediyordu. Emir Dede şaşırmıştı. Bir müddet ne yapacağını kestiremedi. Sonra gencin yanına iyice yaklaştı. Yüzüne doğru eğildi. Hissettiklerini haykırmak istiyordu. Ama konuşamadı. Cümleler düğüm olup boğazına dizildi sanki. Kolları yoktu gencin. Başı mahcubiyetten eğildiğinde ise, daha da şaşırdı. Delikanlının ayakları da yoktu. Annenin yokluğu Hayallerinin farkına bile varamayacak yaştaydı Ali. Bir yolculuğun son durağında, şoförün uyumasıyla gerçeğin soğuk yüzüyle karşı karşıya gelmişti. Artık Ali’nin elleri ve ayakları olmayacaktı. Elleriyle çiçeklere dokunamayacak, çayırların o tatlı yeşilliğinde doyasıya koşamayacaktı. Bütün bunlara dayanabilirdi. Evet, dayanabilirdi; ama ya annesi? O da elinden uçmuştu. Nazını çekecekti belki. Onun yanında teselli öpücükleri konduracaktı yaşaran gözlerine. Ama onu da kazadan kalan demir yığınları arasında bırakmıştı. Yıllar geçse de içinde duyduğu sevgi açlığı bir türlü bitmeyecek ve yalnızlığın o çıldırtıcı gecelerinde annesi hayallerini asla terk etmeyecekti. Ortada kalmanın dayanılmaz acısıyla ikinci yüzleşme Dört yıl sonra hayatın mânâsına dair bazı gerçekleri yeni yeni anlamaya başlamıştı Ali. Babasının ekonomik sıkıntısına, kendinin bakımı da eklenince hayat iyice çekilmez olmuştu. Duygusallığı bütün kırılganlığıyla yaşıyordu. O gün babası eve, bir kadınla gelmişti. “Cici annen” deyip, oldukça şaşırtmıştı onu. Sadece onu mu? “Cici anne”ye de Ali ile alâkalı hiçbir bilgi verilmemişti. Günler geçtikçe cici anneden sık duymaya başladığı “Allah belânızı versin!” sözü ve yediği dayaklar Ali’nin yüreğine dokunacaktı. Olmuyordu işte. Olmuyordu. Balkonda kendine hazırlanan yeni yer de onu iyice bunaltmış ve incitmişti. Sessizliğini Bütün Sesleri İşiten’e anlatmaktan başka da bir çaresi yoktu. Zaman geçmek bilmiyordu sanki. Her gün tartışma, kavga… Sebebi belliydi: Ali. Ne yapacak bir şeyi, ne de gidecek bir yeri vardı. Babasıyla ara sıra göz göze gelse de, bunlar kelimelere hiç dökülmüyordu. Yıllar yıllara eklendi böylece. Ali’nin yaşı on dört olmuştu. “Evlât, seninle biraz konuşmak istiyorum!” dedi bir gün babası. Onu ilk defa muhatap almıştı; ilk defa dinleyecekti. Belki de ilk defa yüreğinin acısını gözyaşlarıyla karıştırıp anlatacaktı. “Oğlum, artık sana bakamıyorum. Bunu biliyorsun. Ve bu beni kahrediyor. Devletimiz senin gibi çocuklara bakımda bizi yalnız bırakmıyor. Bunun senin ve benim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Sana arzu ettiğim gibi bakamamanın ızdırabını artık taşıyamıyorum. İmkânsızlığımızı görüyorsun. Seni bakımevine göndereceğim. Ne olur beni anla oğlum!” Hiçbir şey söylemedi Ali. Daha doğrusu söyleyemedi. Sadece yaralanmış yüreğiyle, “Tamam” diyebildi. İlk yolculuk Babasını çok severdi Ali. Hayattaki tek dayanağı oydu. Cici annesi geldikten sonra babasına hiç yakın olamamıştı. “Baba” deyip kucaklaşamamıştı onunla. Birlikte zaman geçirememişlerdi. Bu ayrılık onu bir daha görememek mânâsına geliyordu. Ve ayrılık vakti… Karadeniz’in o en uzak ilçesinde kendine yer bulunmuştu. Babası onu bu uzun yolculukta bir muavinin huysuzluğuna emanet edecekti. “Ben elsiz ayaksız bu çocuğu yolda nasıl idare edeceğim?” diye itiraz etse de, aldığı paranın cazibesiyle sesini birden kesmişti muavin. Ve yola koyuldular… İhtiyacın ve acizliğin en uç tarafından yol alıyorlardı. Mesafeleri aştıkça sanki yola yol ekleniyordu. Yüreği de içi de yanıyordu susuzluktan. İçse ihtiyaç hâsıl olacak ve muavinin gözlerine bakacaktı. Bu da çok zoruna gidiyordu. Yemeden, içmeden yaptığı yolculuğu bittiğinde takati de kalmamıştı artık. Şoförün muavinle göz göze gelip “İndir şunu!” demesi ise, onu iyice bitirmişti. Şu koca gök kubbe altında yaşayacak bir yer bulabilecek miydi acaba? Sığınacak ve nazlanacak bir yer. “Arkadaşım seni kim alacak?” dedi muavin hiddetlenerek. Cebindeki telefonu almasını ve son aranan yeri aramasını söyledi ona. Muavin: “Tamam… Biraz sonra alacaklar seni!” dedi ve yanından uzaklaştı. Tekerlekli sandalyenin kolunu bile çevirmekten aciz bir yalnızlıkla beklemeye başladı Ali. Aklından o kadar çok şey geçiyordu ki! O kadar çok şeye isyan etmek geliyordu ki içinden! Ama anne karnındaki bir bebeği, toprağın altındaki canlıları unutmayan Allah, hiç kendisini unutur muydu? Yine O’na sığınıyor ve ömrünün geri kalan kısmını iradesiyle karşılamak istiyordu. Hayata tutunmaya dair bir ümit Bu ilçeye geldiğinde içinde bir coşku olmuştu sanki. Bir ümit ve bir kıpırdanış. Mânâ veremediği bir yürek hoplaması belki de. O genç… Kendine ‘el’ ve ‘ayak’ olacak o genç... Bakımını üstlenecek o genç. Fikret. Yüzünde bir nur vardı. Yüreği yansımıştı o temiz yüzüne. Gönlünü gönlüne katarak “Hoş geldin!” dedi. Öyle içten öyle samimi söyledi ki! Günün büyük bölümünü Fikret’le birlikte geçirecekti Ali. Dert ortağı, can yoldaşı olacaktı kendisine. Daha da önemlisi, unuttuğu Bir’ini hatırlatacaktı ona. Hastalığını anlamışçasına o güne kadar çok az bildiği Bir’inden bahsetti Ali’ye. O’nun varlığından sahneler sundu. Kapattığı kapılar bir bir açılıyordu sanki. Sorular sordukça cevaplar alıyor ve kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu. Yaşadıklarını, hâlini bir bohçaya sarmış ve haykırmıştı: “Yalnız olmadığımı anladım.” O’nun gücünü hissetmişti güçsüz bedeninde. Kendini O’na teslim etti. Gerçek hürriyetin O’na teslimiyette olduğunu anladı. Anladı ve bırakmadı. “Ben ne yapabilirim?” ve “Ben de yapabilirim!” diye düşünmeye başladı. Başladı ve alnını ilk defa O’nun huzurunda secdeye koydu. Paylaşacak mutlaka bir şeyleri olmalıydı. Mutluluğun ve huzurun kaynağının burada olduğunu anladı. Geç kalmamalıydı. Yüreği uzun zamandan beri ilk defa hopluyordu. İlk defa heyecanlanıyordu. İlk defa “Biraz sonra ne olacak acaba?” diye meraklanıyordu. Bu müthiş bir duyguydu. Hiç yaşamadığı bir şeydi bu. Ümitle sarıldı buraya. Sonra kendi gibi arkadaşlarla tanıştı. Dertlerini ve hikâyelerini dinledi. Kendinden zor durumda olanları gördü. Sadece gözleriyle yaşayanı, konuşamayanları ve düşünemeyenleri gördü. Hâline şükretti. O günden sonra, geceleri ümitle uzanıyordu yatağına. Yarından sürprizler bekleyerek dünyanın en tatlı uykusuna daldı. İçinde mânâ veremediği heyecan öylesine ilerliyordu ki, engel olamıyordu ona. Geçen günler öyle kapılar açıyordu ki, Ali sanki hayata yeniden başlamıştı. Yeniden karar vermişti. Ve ulaşmak istediği yerlere oradan başlayarak gidecekti. Arkadaşlarının yanına gidiyor ve onlarla sürekli dertleşiyordu. Hattâ yemeklerini yapan Seher Teyze bir ara yanına gelip, “Ali evlâdım, bu enerjiyi nereden buluyorsun?” diye merakını izhar etmişti. “Seher Teyze, ben gözlerimin görmesine, rahatlıkla yiyebilmeme şükrediyorum. Şükredecek bir şey bulmak tutunacak bir şey bulmaktır, hayattan kopmamaktır. Sığınacak bir yeri olmaktır.” demiş ve şaşırtmıştı onu. Günlerini arkadaşlarını hayata bağlamaya çalışmakla geçiriyordu. Tükenmişliği önlerinden çekip onlara heyecan dolu bir dünyanın varlığını göstermeye çalışıyordu. Hele bir keresinde yemekhanede konuşması yok muydu? Ne kadar da tesir etmişti dinleyenlere: “Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hayatın benim için artık bir mânâsı yoktu. Bir gâye olmayınca, bir mânâ da olmuyor zâten. Gerçek sakatlık ne gözün kör olması, ne elin tutmaması, ne de ayakların olmamasıdır. Gerçek sakatlık insanın hayallerinin ve vereceklerinin bitmesidir. Size bir sır daha vereyim mi? Dünyanın en mutlu insanı, evet en mutlu insanı kimdir biliyor musunuz? Başkasını mutlu edendir. Başkası için yaşayandır. Başkasını kendine tercih edendir. Elindekini paylaşandır. Elmanın iyisini arkadaşına verendir. Paylaşandır.” Bu konuşmadan sonra yemekhanede coşkulu bir alkış koptu. Bakımevinin müdüründen öğretmenlerine kadar herkesin gözleri ışıl ışıldı. Günler artık mânâ dolu geçiyordu. Resim ve el işi öğretmenleri uzun süredir iş yapamamaktan şikâyetçiydi. Ümitleri tükenmiş; düşkünlere teselli verecek cümleleri de bitmişti sanki. Onlar da bir çıkış yolu arıyor, bir şeyler yapmak istiyorlardı. Ali ilâç gibi gelmişti onlara. Kendi aralarından birinin bu heyecanı, onlara da ümit vermişti. ‘Engelliler Haftası’na denk gelen resim, elişi ve ahşap sergilerinden sonra, ilçe halkına bir sürprizleri vardı. İlçenin protokolünden halkına kadar salonu dolduran insanlara bir konuşma yapacaktı Ali. Günlerdir hazırlandığı konuşma için çok heyecanlanıyordu. Sunucu kendisini anons ettiğinde heyecandan kalbi duracak gibiydi. Aynı ilçede yaşadığı insanlara duygularını ifade edebilecekti. Bu onun için müthiş bir şeydi. Büyük bir nezaketle mikrofona yaklaştı. Dinleyicilere engellilerin problemleriyle ilgili bilgiler verdi. Arkadaşlarının hayat hikâyelerinden kısa kesitler sundu. Duygulu anlar yaşandı konuşma boyunca. Ama Ali henüz son cümlelerini söylememişti. “Son olarak” diye başladıktan sonra katılanlara şu cümlelerle veda etti:“Efendim, biz yaşamak istiyoruz. Bizlere acıyarak bakmanızı istemiyoruz. Yardım istediğimizde para vermeyin ne olur! Elimizden tutun, karşıdan karşıya geçirin! Bizler bir işe yaramak istiyoruz. Bir şey kaldırılırken, onu tutanlardan biri olmak istiyoruz. Ne olur bunu bize çok görmeyin. Engelimiz bedenimizdedir; zihnimiz ve kalbimiz o kadar açık ki...” Bir adım atmanın ötesinde, bir adım attırmanın mânevî zevkini duymak Ali artık birlikte kaldığı arkadaşlarının can yoldaşı, dert ortağı olmuştu. Hayata tutunmanın adı olmuştu onlar için. Kısa filmlerden, gazetelere yazı yazmaya, oradan dergi çıkarmaya ve hayat hikâyelerini kitaplaştırmaya kadar birçok projeye birlikte imza atmışlardı. Ve “Zaman geçmesin!” dedikleri bir yola girmişlerdi. … Ne kadar da çabuk geçmişti zaman. Hayallere ulaşmak hayal iken, ne kadar da çok şey yaşamış ve yaşatmıştı. Rabbi’ne gözleri yaşlı, başı önünde şükrediyordu. Kendine son uyarıyı yapan Emir Dede’ye edeple dönüp; “Ayaklarım da yok ellerim de; ama üzülmüyorum amca. İnanın o kadar çok ümidim var ki!” dedi ve oturduğu yerden Cuma namazının ilk sünneti için tekbir aldı. ![]() * Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır. Bekir Yalanız
Sızıntı August 10 İnşirah![]() İnşirâh… İnşirâh… İnşirâh… Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od. Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah.. Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık… katran karası olmuş göğsümü bir açıver… Daraldım… Bir bakıver.. “Biz senin göğsünü açıp genişletmedikmi?” (inşirah/1) Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime, damla damla gözlerime düştün. Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün. Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün. Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere… Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım. Soluklanmak istiyorumYa Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle. Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye. Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı. Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İ hanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim. Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan. Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum. Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum. Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum. Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum. Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum. Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum. Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir. İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni. “Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .” (inşirah/2) Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni. Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun. Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi. Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim. Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine. Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim. Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim… Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır… Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim… Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni. Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim. Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni. “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4) Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi. Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin.. verdin de ben kıymetimi bilemedim. Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara. Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü. Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz. Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte… Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla, kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak, rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım. N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni. Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi. İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni. “Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8 Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından. Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından, ben kendimden geçerek sana geldim bu gece. ’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!. Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr. Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim. Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya, her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya, sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim. Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim… İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim. N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim. Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim… Alıntı Ödünç bir günü yaşıyor olsaydın...![]() Ödünç bir günü yaşıyor olsaydın... Bitmiş ömründen bir gün alacaklı olduğunu düşün. Nasıl olduysa, sen öldükten sonra, ömründen bir gününü eksik yaşadığın hesaplanmış. Alacaklı olduğun günü yeryüzünde yaşayıp sessizce geri dönebileceğini söylüyorlar. Mezarlığın kapısından bir gölge gibi süzülüyorsun sabaha doğru. Ölümünün üzerinden yıllar geçmiş. Çoktan ölmüş biri olarak biliniyorsun. Yapmak istediğin ilk şey ne olurdu? Eve gitmek mi? Elbette! Yola çıktın. Her zaman yürüdüğün sokaktan evine doğru yürüyorsun. Özlediğin dostlarının yüzünü görmeyi umuyorsun. Ama birden özel durumunu hatırlıyorsun. Onlara ödünç bir gün daha verilmedi ki.. Boş yere selam verecek bir dost yüzü arıyorsun. Umutsuzca yüzünü görünce sevinecek bir ahbabının yanıbaşından süzülmesini bekliyorsun. Mahallen tanınmaz halde. Daha kötüsü, sen tanınmıyorsun. Neyse ki, az ilerde bakkal olacak, oradan kızına bir şekerleme almak niyetindesin. Şükür ki bakkal yerinde duruyor: sevdiğini bildiğin akide şekerlerinden dolduruyorsun cebine. Kapının ziline bastın heyecanla. Açıldı. Eve geç kalmışsın. O kadar geç kalmışsın ki. Ne şekere sevinecek bir yüz var evinde ne de şekerlere sevinince sevineceğin bir yüzün kalmış evdekilerin gözünde. Yılların hasretini bir anda söze taşımak istiyorsun ama düğümleniyor boğazın. Kendini tanıtsan bile, inanmayacaklar. İnansalar bile, o günü, o tek gününü, o biricik gününü onların şaşkınlığı, tedirginliği, inanmaz bakışları, şüpheli sorgulamaları ile geçireceksin. O kısacık gününü, canından çok sevdiğin torunlarınıı kendine alıştırmakla harcayacaksın. Bu zor işte başarılı olsan bile, bir günlük ömrün bittiğinde arkandan ağlamasını bilmeyecekler. “Yine bekleriz” diyemeyecekler içtenlikle. Evden uğurlanırken, akşama dönmesi beklenen, yolu gözlenen bir baba yahut anne, bir kardeş, bir evlat olamayacaksın. Kendi varlığını sahicileştirme yolunda sarp bir yokuş çıkacak önüne. Asla, ömrünün eksik kalan o gününde hak ettiğin yere tırmanamayacaksın. Varlığın o kadar lüzumsuz gelecek ki yakınlarına, hayatlarından çekildiğinde, derin bir “oh!” çekecekler. Bu tuhaflık geçti diye, konu komşuya ne deriz mahcubiyetinden kurtulduk diye rahatlayacaklar. Öyle sıcacık bir aşinalıkla karşılanmıyorsun evde. Öyle her zamanki tatlı bekleyişle beklenmiyorsun kapılarda. Elindeki oyuncaklar çocukları sevindirmeye yetmiyor. Gülün ve gülücüğün sevgili bir muhatap bulamıyor. Dünyanın telaşına bile katılamıyorsun canı gönülden. Bıraktığın yerden devam edeceğin bir meşguliyetin yok. Bir pencere önünü doldurmuyor yüzün. Yarım kalmış sevinçleri tamamlamaya yetmiyor tebessümlerin. Herhangi bir şeyin parçası, herhangi bir işin tamamlayıcısı değilsin. Sesini duyanlar seviniyor değiller. Hasret dolu bakışların boşluğa düşüyor. Varlığın bir yeri dolduruyor değil evinde bile. Yokluğun varlığından daha çok kanıksanmış. Sensiz de olsa her şey tamam. Hatta, çoğu şeyi varlığınla eksiltiyorsun. Mutlulukları yarısından bölüyorsun. Huzuru kaçırıyorsun hayret dolu bakışlarınla. Yabancılıklar düşürüyorsun aşina yüzlere. Soğuk bir hançer gibi sokuluyorsun neşeli dakikalara. Dağıttığın huzuru, parçaladığın sevinçleri ardında bırakıp, varlığının lüzumsuzluğunu acıyla görüp, kocaman bir hayal kırıklığı ile geri dönerdin belki... “Böyle yaşamaktansa, öleyim daha iyi” deyip mezarlık kapısından içeri süzülürdün bile-isteye. Belki de sitem ederdin ömrünün eksik gününü sana böylece ödemeye kalkanlara. Tedirginlikle yaşadığın, yabancı görülüp bir köşeye atıldığın, dost seslerini hiç bulamadığın, aşina yüzlere hiç varamadığın o günü yaşanmış saymazdın. “Bunu saymam!” derdin. Yeni bir gün daha isterdin. Yepyeni bir gün... Aslında ölmüş olduğunun kimselerce bilinmediği.. Hayata, kaldığın yerden, kimseyi şaşırtmadan devam edebileceğin. Dostlarının seni hemen tanıdığı. Evde beklendiğin. Yakınlarının adeta “ay yine mi sen!” alışkanlığı ile seni kapıda hiç şaşırmadan karşıladığı. Tebessümünün sımsıcak mutluluklar başlatabildiği. Bilindiğin, beklendiğin, önemsendiğin, kanıksandığın. Hiç ölmeyecekmiş gibi yarından sonralar için hayaller kurabildiğin. İçinde acı da olsa, yoksulluk da olsa, sevindiğin, sevindirebildiğin. Varlığının küçük ve önemsiz de olsa bir şeyleri tamamladığı. Aranmıyor da olsan, cep telefonlarında adının yazılı olduğu. Yarım kalmış işlerin seni beklediği. Ödünç bir günü yaşadığını bile unuttuğun. Hiç bitmez sandığın zorlukları olan. Öyle ki, bu sınavı geçebilir miyim diye telaşlandığın, iş bulamazsam n’olacak benim halim diye kaygılandığın. Nasılsa barışırım diye rahatlıkla küsebildiğin. Sonra özür dilerim diye hoyratça kızabildiğin. Birden kayboluversen, ardından ağlayacaklarının olduğu. Nasılsa yarın var diye özensizce harcayabileceğin sıradanlıkta bir gün. Farkında mısın? O gün, bugün... SeNaİ DeMiRCi.... Ey YaRaTıCıNıN YaRaTıLaNDaKi NaBZı....![]() Ey Yaratıcının yaratılandaki nabzı Ey ezelleri ve ebedleri toplayan Ey hüzünlerin ve sevinçlerin gemisi Ey ışık ve karanlıklrın kaynağı Ey gam ve kederin yuvası Ey "ah"ların "vah" ların yatağı Ey hayatın beşiği ve ölümün kabri Ey şevkin boğazlandığı yer ve ümidin mihrabı Ey vehimlerin deposu ve düşlerin sahnesi Ey şüphenin kılıfı ve kesinliğin zırhı Ey saatlerin, yılların,asırların zili Ey körlerin ve görenlerin rehberi Ey dünün kulağı,bu günün gözü,yarının basireti Ey barışın yumurta bıraktığı ve harbinde bırakılan bu yumurtaya sinesini açtığı yuva Ey rahmet kabı ve intikam mancınığı Ey sevinç anında sınırlanamayan feza ve darlık anında iğne deliği Ey kağıdı kan,hokkası kan,harfleri kan olan kitap Ey İlah ın testisi ve şeytanın çöplüğü Ey melodisi coşkun olan gitar Ey doymayan aç,ey kanmayan susuz Ey devleri yerle bir eden cüce ve cücelerin parçaladığı dev Ey inkarı dua,duası da inkar olan kul Ey bir münzevinin göğsündeki münzevi Ey Kalp...Ey Kalp...Ey Kalp... Günahlarını dertlerinle satın aldım Günahların affolsun ve dertlerin kutlu olsun.......... Sevgisiz Kalmaya Dayanamıyorsanız...![]() artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız... Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun.. göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız.. Işte dost nedir bilmek mi istersiniz.. menfaatsiz.. korkunuz olmayacak.. acaba demiceksiniz.. acaba ben onu sevsem o da beni sever mi korkunuz olmıcak yüreğinizde çünkü O vaat ediyor.. severseniz severim.. severseniz severim.. severseniz severim.. ne güzel değil mi sevginize karşılık bulmak.. sevginizin karşılıksız kalmıcağını bilmek.. şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta.. onca sevgiliye bir çare bir derman.. yürek yakmayan.. yüreğe serinlik veren bir dost.. vedud olan bir dost.. rahman olan bir dost.. rahim olan bir dost.. gafur olan bir dost.. sözünde sadık olan bir dost.. surete değil sirete bakan bir dost.. Dost.. dost.. dost.. diye inleyene Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost.. Ben seni sevdim diyene gel kulumsun diyen bir dost.. suretimle.. maddemle değil.. yüreğimle acziyetimle geldim diyene rahmetinle.. şefkatimle.. inayetimle karşılandın diyen bir dost.. Haydi yandıysa yüreğiniz.. yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi.. sevginiz hep sevgisiz kaldıysa.. yüreğinize değer verilmediyse.. artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki O’'göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız.. O dost ise yürekte serinlik var O dost ise yürekte huzur var O dost ise yürekte coşku var O dost ise yürekte yürek var... Ve O.. eğer O sevgili ise aşık olunan ise.. İşte o zaman yürekte olana tarif yok.. İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok.. İşte o zaman yürekte olanı söylicek dil yok.. İşte o zaman O var.. ve O var ise.. Haydi artık sözler sükut etsin.. bırakın yürekleriniz konuşsun.. Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun.. göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun.. yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun.. sevgilinin size nasıl tecelli ettiğiniz işte o zaman.. işte o zaman anlaıcaksınız.. ve işte o zaman anlıcaksınız O dost ise her şey dost O sevgili ise her şey sevgili... Alıntı... July 30 Hüzün ki En Ziyade Yakışandır Bize!..
Hüzün, bir hazin kelime. Ayrılık gibi, hicran gibi; ama mutluluk gibi de. Bazan bir gözde görürüz onu, bazan bir yüzde. Bazan bulutlarla gelir, bazan lodoslarla. Aziz-i vakt idik a’da zelil kıldı bizi.
Hüzün gözyaşı olur, bazan bir eylül bulutundan dökülüp dilemmalarımıza karışır; bazan bir Kanuni mersiyesinden akıp güneşlerimizi buharlaştırır. Paramparça olmuş kutsal kitapların mürekkeplerini dağıtır bazan, bazan kandil gecelerinin pişmanlıklarına dökülür yüreklerimizden. Kimi zaman bir bayram sevincinin ardına gizlenen yetimin gözünde acı; kimi vakit fersudeleşmeye yüz tutmuş gülün yaprağında kırağı sıfatında belli eder kendini.
Hurşide baksa gözleri halkın dola gelir
Hüzün söz olur, yarı yollarda bırakılmış yeminlerin ve vaadlerin peçesinden yüz gösterir kimi, kimi bir elyazmasının derkenarına yazılır bir ayrılık türküsü niyetine. Bir mücelled güldeste olur yazılsa tüm hüzün sözleri ve binbir geceyi dolduran tutilerin dilinde şeker niyetine çiğnene çiğnene tutar şöhreti alemleri. Sabahların kokusuna karışan bir pişmanlığın terennümüdür bazan ve bazan da gecelerin korkusunu damıtan bir şarkının dizesi.
Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir
Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları. Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın. Şakaklarına düşen benek benek karlar mı densin yılların gölgesini taşıyan, başında gül rengi bulutlardan Lahuri tüller mi olsun Hicaz şarkılarında bestelenen?!.. Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur. Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir.
Bir mevsim-i hazanına geldik ki alemin…
Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi. Mavi gecelerin ve kurşuni bulutların örtüsüdür hüzün. Hatırlamanın mestliğinde eflatuni bir ırmağın hasret yarasıdır, gül gül olup açan ateşin kederlerin masum çiçeğidir. Sahilde bir gurubdur o, ufukta bir şafak. Perde perde solan hayatımız…
Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, caybar ateş
Hüzün sevda olur, hayalini getirir annelerin, yavruların ve süveydaya durup melankolisini yaşatır sevenlerin, sevgilerin. Fuzuli’lerin Galib’lerin kinayeleri ve tevriyeleri onun üstüne yazılır, bülbüllerin kumruların şeyda tenasüpleri ve mecazları ona dillendirilir. Umman gemicilerinin ufuklarında deniz feneridir hüzün, semavat müneccimlerinin kadrlerinde Ayyuk.
Mahabbet bir bela şeydir giriftar olmayan bilmez
Hüzün alışkanlık olur, acıların yol dönemecinde azığını kuzgunlara kaptıran gönüllerin ömre süren Selva’sıyla tartılır. Yüzbin yıl sonra yeşerecek tohumlar için saklayıp suyu, vahalardan kurumuş dudaklarla geçer delikanlıca. Mermer beyazında ayetlere teslim olmuş bir buhur-ı Meryem’in nazenin tebessümüne Namus-ı ekber vasıtasıyla gelen nefestir o.
Hazan ki durmadan evrakı su-be-su dökülür
Hüzün, Kureyş’te Süheyb-i Rumi; Yemen’de rahip Bahira, Konstantinepol’de Ulubatlı Hasan olmaktır.
Hüzün, mazlumlar adına bir saman çöpüyle devleri yere sermektir.
Hüzün, Şeyh Şamil toprağında alnından vurulan bir çocuktur.
Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i İlahi’dir.
Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır.
Hüzün, seyerandır maverada.
Hüzün, özleyiştir.
Hüzün ki en ziyade yakışandır bize!..
July 05 Düşünceli gördüm sizi...![]() Biraz düşünceli gördüm sizi Hayırdır, neler geçiriyorsunuz aklınızdan öyle? Hangi âlemler de geziniyorsunuz sessizce? Bakıyorum da düş bahçelerinde koşuyorsunuz. Aman dikkat edin ayağınız bir taşa takılıp ta düş- meyiverin “düş” bahçelerinde Düşleriniz bir gün kırılmasın. Kırılırsa parçaları batar yüreğinize Üzülürsünüz sonra. Düşte görürsün belki düşlediklerini Sonra rüyamda gördüm der, sevdiklerinle paylaşırsın rüyanı. Rüyaya takılır da kurtulamazsan; hayal âlemlerinde yaşarsın. Doğru mu bu sence? Sanki yine düşünceli gördüm sizi Ben kimim ki? Ben bir hiçim bu dünyada diyorsunuz belki de. Dur bir kendine gel hele.Düşün!.. Bir zamanlar yoktun şu âlem sarayında. Yoktun sen Sıfırdın Fakat Bir Yaratıcı sana kıymet verdi. Değer verdi ki seni böyle güzel yarattı, dünyayı da sana bir han yaptı Yoktan var edildin. Elbet ALLAH ü Teala’ya zor gelmez bir iş bu. Yaratıcı, seni sıfırdan en güzel seviyeye çıkardı. Sana güzel kabiliyetler, nimetler verdi. Dünyayı bir nimetler sofrası yaptı Kim için: Senin için. Fakat bunlara bakıp ta sakın gurura kapılma. Küçülürsün sonra& Akıl, kalp, ruh ve latifeler ile süslenildin. Kendinin ne kadar mükemmel bir surette yaratıldığını anlayamıyorsan yanlış anlama; ama bir kendine bak bir de masaya& Kusura bakma seni incitmek için değil bu söylediğim. Ne kadar mucizevî bir şekilde yaratılmış olduğunu göstermek için. Masanın yerinde olmak ister miydin? Yoksa hayallerin gerçeğe dönüşmediği için mi böyle düşüncelere daldın? Belki de o düşlediklerin senin için hayırlı değildir. Ya da henüz zamanı gelmemiştir Peki nasıl kurdun o hayallerini ?Bir düşün Öyle kuru kuru olmaz..İstemek ,inanmak,çalışmak ile büyüteceksin hayalini.Sonra dua,ümit,azimle ve hayırlısını isteyerek besleyeceksin emellerini Baktın duaların kabul olmuyor mu?Deme ki kabul olmadı, belki daha güzel bir şekilde Cenab-ı Hak tarafından kabul edildi daha güzel bir alemde *&Veya şöyle düşün ; fiili duanı yapmadın yeterince ya da ALLAH ü Teala sana bu dünyada daha hayırlısını verecek Nefsi bir muhasebe yap Sonra durmak nedir bilme! Bak dünya bile durmuyor, hızla dönüyor Durma! Hayra koş, hayrı iste, ümitle bekle&Ümidi kestiğin an bil ki işlerin de ona göre gidecektir Yaratıcını tanı Bil ki O çok merhametlidir Rahmeti sonsuzdur. ALLAH’ın Rahmetine sığın. Ümidini keserek, Rahmetten kaçma! Rahmeti kaçırma! Hala neler düşünüyorsun öyle? Bu dünyaya niye geldin söyle Hayallere dalmışsın, olmuşsun bir hayalet. Nedir sendeki bu halet Eh artık şu hayali işlerini hallet. Mümin için kırılan hayaller olmalıdır yeni bir gayret*Bundan sonra söyleyeceğin : “ALLAH’ım beni affet” . Öyleyse gayret et,dua et,sabret. Bitmek bilmeyen düşlerin içinde kaybolmuşsun adeta. Farkında bile değilsin Biri seni dürtse de uyandırsa nasıl olur? Uyan, geldik son durağa Hakikat durağındayız. Gel hakikate erelim Hamd ibadetlerin küçük bir nüshasıdır*Öyleyse şükret elindeki nimetlere. Dünyanın cazibe dar fitnelerinden uzak dur Âlemin deveranına bak; Rabbini tespih et… Peygamber efendimize selam; Rabbine bol bol dua et. “Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.*”Bana dua edin, size cevap vereyim.(1 )diyor Cenab-ı hakk. ” Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve de yüksel*”..’ALLAH bize yeter, O ne güzel vekildir’ (2) 1. Mü’min Sûresi, 40:6 2.Âl-i İmrân Sûresi, 3:173 * Risale-i Nur’dan & June 25 Kâbuslu YıllarMedet Allahım medet, medet ki çok bunaldık!
Bıraktık doğru yolu, yolsuzluğa takıldık. ![]() Muhteşem geçmişimize ve ümitlerimizde tüllenen aydınlık geleceğimize arka çevirerek iddialarla avunan bir toplum hâline geldik. Bu meş'um dönemde, ortaya kayda değer herhangi bir eser koyamadık - öyle bir gayretimiz oldu mu onu da Allah bilir -ama cihanları yeni baştan inşâ ediyor gibi bir tavrımız var. Âlemin uçarak geçtiği yerlerde düşe -kalka yürüdüğümüz açık; gel gör ki, sürekli Süleyman tahtının vârisi olduğumuz iddiasındayız.. ve henüz kendi ses ve şivemizi belirleyememişken dünyaya bir şeyler anlatma peşindeyiz. Çoğumuz itibarıyla, iş ve beceri adına birer amelmanda ve zamanzede olduğumuzda şüphe yok; ne var ki, gürültümüzle yeri - göğü inletiyoruz. Hele bir tür hamâset destanlarımız var ki hepsi de 'Şehname' edalı. Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermedeki cedel ve diyalektik kabiliyetimize diyecek söz bulamıyorum. Bu donanımla (!) hedef seçtiğimiz ve infazına karar verdiğimiz mazlumların Allah yardımcısı olsun. Çoğumuz birer gösteriş budalası.. her işimizde riya diz boyu; şöhret hissi ve fâikiyet iddiası ise ondan da aşkın.. sürekli içimizde köpürüp duran bencillik duygusuyla, karşı taraf dediğimiz kimseleri âdeta birer kapıkulu gibi görüyoruz. Halkın yüzde sekseni için takdir ettiğimiz seviye ve konum, en katı kast sistemlerinde henüz adı konmamış bir bayağılığa eş. Ötekiler dediğimiz bu unvanzedelerin en küçük kusurlarını bahane ederek saç ve sakallarını yolup önlerine döküyoruz. Tabiî kendimize gelince daha farklı davranıyor ve levsiyât içinde yüzdüğümüz durumlarda bile burnumuzdan kıl aldırmıyoruz. Bazen unutuyoruz insan olduğumuzu, çamurdan, balçıktan yaratıldığımızı! Aşkın birer varlık gibi görüyoruz kendimizi; görüyor da yere-göğe sığmayan bir teâzum duygusuyla en olmaz beklentilere giriyor ve en erişilmez pâyeler arkasına düşüyoruz; umduklarımızı elde edemeyince de hezeyanla köpürüyor ve etrafımızı yakıp yıkıyoruz. Bazen daha da ileriye giderek, bize ait olmayan işlerde bile şöyle böyle bir kısım irtibat noktaları bularak herkesten alkış bekliyoruz.. dahası yüzümüze, gözümüze bulaştırdığımız işlerde r11; buna falsolarda da diyebiliriz r11; bile bir kısım demagojilerle kendimizi aklamaya çalışıyor ve âdeta mutlak masumiyet iddiasında bulunuyoruz. Yıllar var, bir türlü sâlim aklın gereklerini yerine getiremiyor, iradelerimizin hakkını veremiyor ve hep hata üstüne hatalara giriyoruz. Hırçınlıkla oturup kalkıyor, kinle nefretle gürlüyor, kaba kuvvetle herkesi sindirmeye çalışıyor; sindirilmeyenleri de potansiyel suçlu sayıyor ve ademe mahkum ediyoruz. Yok insanlara şefkatimiz.. habersiziz diyalogdan ve hoşgörüden.. saygılı olamıyoruz farklı düşünce ve farklı anlayışlara. Sürekli nefsanîliklerimizin arkasından koşuyor ve herkese çifte ve tekme savuruyoruz. Bugüne kadar bir sevgi dili oluşturarak veya bularak kendimizi bu dille ifade etmeyi hiç düşünmedik; bazılarımız itibarıyla düşünsek de, onu da yüzümüze -gözümüze bulaştırdık! Ne olurdu sanki, bir kere de düşünce, söz ve beyanlarımızı vicdanlarımızın kadirşinas imbiklerinden geçirerek 'biraz daha nezaket' deyip, o kaba tavır ve davranışlardan sıyrılıp ince ve imrendirici olabilseydik!. Ve 'onurumuz, gururumuz' dediğimiz aynı anda, başkalarının da bu tür şeyleri mırıldandıklarını/mırıldanacaklarını kulak ardı etmeseydik!.. Ne olurdu, makam, mansıp, nâm u nişan ve menfaat kaygısına düşmeden her zaman insanî ufkumuzu koruyarak bir kere daha meleklere' لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا 'dedirtebilseydik; dedirtip yaratılışımızdaki farklılığı tavır ve davranışlarımızla ortaya koyarak o muhteşem donanımımızın gereğini yerine getirebilseydik! Heyhât ki, bunların hiçbirini yerine getiremedik ve bir türlü kendimiz olamadık; olamadık da hep beden ve cismaniyetimize yenik düştük. Öyle ki, köpürüp duran hevâ ve heveslerimizle şeytanları sevindirsek de ruhanîleri sürekli küstürdük. İhtimal, şimdilerde bu hâlimize muttali olan hasımlarımız bize bakıp bakıp bayram ediyor ve perişaniyetimizi gören ehl - i iman da için için inkisarlar yaşıyor.. nasıl olmasın ki, bugün büyük ölçüde hak yolunda görünenlerde bile hakperestlik hissi sönmüş gibi. Çoklarımızda korkunç bir hissizlik ve hareketsizlik nümâyân.. toplumca ciddi bir heyecan yorgunluğu içindeyiz.. farklı bir görüntü sergileyenlerin heyecanı da nefsin güdümünde olma gibi farklı bir gâilenin riskleriyle mâlul.. pek çok kimse me'yus ve gelip ruhlarına çarpan bir sur sesiyle sarsık.. bunların ümit ufukları da kıyamet emareleriyle toz duman... Seherler, inayet çağrısıyla gürleyecek diller bekliyor; ama bütün diller suskun. Gökler, gözyaşlarından oluşacak bulut intizârı içinde, ancak o hususta da bir kuraklık yaşıyoruz ki, sorma gitsin.. çoğumuz, fırtınalara maruz çer çöp misali sağa - sola savrulup duruyoruz ve şirazesi kopmuş bir kitabın eczası gibi darmadağınık ve pâyimâliz. Bilmem ki bu kırılıp dökülmeden yakın bir zamanda kurtulabilecek miyiz; kurtulup bir kere daha ruhumuzun sesini feleklere duyurabilecek miyiz?! . Âh bir bilsem, ne zaman Allah karşısında yeniden yerimizi, konumumuzu kavrayarak 'Yâ Hay'deyip dirileceğiz! Aslında O'nun kapısına yönelmeden hakiki varlığa erilemeyeceği de açıktır. Evet, Allah'a dayanmadan, sa'ye sarılmadan ve iradenin hakkı verilmeden dirilmek imkânsızdır. Sineler O'na yönelmeli, diller O'nu anmalı, gözyaşları ceyhun olup akmalı ki, hazan bahara dönüşsün ve beklenen umumî diriliş de gerçekleşsin ... Sızıntı Keyfime Geldim
Ey nurundan hal-i huzur bulan gönlüm,Yönün dosttan yana mutmain olsun
![]() dün parmağıma ve hala gülümseyerek bakıyorum parmağımdaki sıyrıga… Kızmadım…çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmiştim; “Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın” demiştim. Kızamadım çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çkmiştim, bakmaya kıyamamış dokusuna hayran kalmıştım, çünkü batmadan önce yüreğime koymuş onu sevmiştim…dikenini unutmuşmuydum? unutmuşmuydum dikeni..unutmuştum işte… acıtmamyayım diye dokunmaya çekindiğim gül, ince ve derin bir yara açmıştı parmagıma… gülümsedim yarayada…süzülen iki damla kanad… çünkü o yarayı açan bakmaya kıyamadığım o güldü… Sevdiklerimizin yüreğimizde açtıkları yaralarda aslında o gülün açtığı yara gibi değilmiydi… İnce ve derin bir yara..aslında çok önemsiz gibi görünse de her kımıldıyışımızda yüreğimizi inceden sılatan yara…Ama dostlarınız o yarayı açmadan önce siz muhabbet dolu kokularını sineye çekmiştiniz..zamanı, mekanı ve kalbinizi kaylaşmiştiniz..yarayı açmadan önce siz onları kalbinize koymuştunuz…kızabilirmiydiniz..kızamazdınız elbet… Sevdiklerimizin açtıkları yaralarda o gülün açtığı yara gibi ince ve derin…ama yarimiz yarayı açmadan önce biz şükretmiştik, kokusunu sinemize çekmiş, bakmaya kıyamamıştık..dikenini unutmuşmuyduk…unutmuştuk tabi…Ama biz gülümsemeliyiz yaraya…belki süzülen iki damla kanamada.. gülümsemeliyiz işte… Çünkü o yarayı açmadan önce biz onu kalbimize koymuştuk ve sevmiştik. Alıntı
June 19 A' Is For AllahA' Is For Allah
A Est Pour Allah A' is for Allah, nothing but Allah ; A est pour Allah, rien a part Allah Ba is the beginning of Bismillah ; Ba est le début de bismillah ( au nom d'Allah) Ta is for Taqwa, bewaring of Allah ; Ta is tof taqwa, craindre Allah And Tha is for Thawab, a reward ; Et tha est pour thawab, récompense Ja is for Janna, the Garden of Paradise ; Ja est pour Janna, le jardin de paradis Ha is for Hajj, the blessed pilgrimage ; Ha iest pour Hajj, saint pèlerinage Kha is for Khaatem, the seal of the prophethood given to the Prophet, Muhammed (SAW) ; Kha est pour khaatem, "the seal of the prophethood" doné au prophète, muhammed (SAW)(1) Da is for Deen, Al-Islam, religion with Allah since time began ; Da est pour deen, l'islam, la religion qui existe depuis l'existance éternelle de Dieu Dha is for dhikr, remembering Allah ; Dha est pour dhikr, se rapeler d'Allah And Ra is for the month of Ramadhan, ohh Ramadhan ; Et Ra est pour le mois de ramadan, ohh ramadan Za is for Zakat to pure our greed, when we give our money to those in need ; Za est pour Zakat pour purifier notre gourmandise, quand on donne a ceux qui en ont besoin Sa is for Salamu alaikum, peace be with you wa'alaikum assalam ; Sa est pour salamu alaikoum, que la paix soit avec vous, wa'alaikum assalam(2) Sha is for shams, the shining sun, which Allah placed for everyone ; Sha est pour shams, le solei éclatant, qu'Allah a placé pour tous le monde And Sua is for salat, for when we pray facing him, everyday, Et Sua est pour salat, pour quand nous prions en ace de lui, chaque jour, Facing him, till we meet our lord ; En face de lui, jusqua qu'on rencontre notre seigneur Allah there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Dua is for duha, the morning light, the sun has turned from red to white ; Dua est pour duha, la lumière du matin, le solei a tourné du rouge au blanc Tua is for tareeq, the path to walk upon ; Tua est pour tareeq, le chemin qu'on doit prendre And Dhua is for dhil, a shadow ; Et Dhua est pour dhil, l'ombre And Aa is for ilm, the thing to know, to make our knowledge grow, in Islam ; Et Aa est pour ilm, la chose à savoir, pour qu'on augmente notre connaissance, en islam Gha is for ghaib, a world unseen and that we know is not a dream ; Gha est our ghaib, un monde inaperçu et qu'on sait que ce n'est pas un rêve Fa is for, the Opening, Al-Fatiha ; Fa est pour, l'introduction, Al-fatiha (4) And Qua for the Qur'an, the book of God ; Et Qua pour qur'an, le livre de Dieu And Ka is for kalima, a word we're taught to teach us what is good and what is not ; Et ka est pour kalima, le mot qu'on parle pour nous enseigner ce qui est bien et ce qui est movais And La is for the beginning of La ilaha illa'allah ; Et La est pour le débyt de La ilaha illa'allah (3) Ma is for the Messenger Muhammed-ur-Rasoolillah. Ma est pour le messager muhammed-ur-rasoolillah. La ilaha illa'allah, Muhammed-ur-Rasulilllah ; La ilaha illa'allah, Muhammed-ur-Rasulilllah Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, la ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Na is for nawm, the sleep God gave to give us rest after the day ; Na est pour nawm, le someil que dieu nous a doné pour nous donné du repos après la journé Ha is for the Hijra, the journey that, the Prophet made ; Ha est pour Hijra, le voyage que le prophète a fait And Wa for wudu before we pray to help us wash our sins away ; Et Wa est pour wudu avant qu'on prie pour nous aider à laver nos péché And Ya for Yawm-mid-Deen ; Et ya pour yawm-mid-deen Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Allah, there's only one God and Jesus was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et jesus est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Allah, there's only one God and Moses was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et moses est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Allah, there's only one God and Abraham was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et abraham est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Allah, there's only one God and Noah was his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah ; Allah il y a seullement un unique Dieu et noah est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) Allah, there's only one God and he created Adam, and we are the children of Adam. Allah il y a seullement un unique Dieu et il'a crée Adam, et nous sommes les anfants de Adam Allah, La ilaha illa'allah ; Allah, La ilaha illa'allah ; (3) Allah, there's only one God and Muhammed is his Messenger. Allah, La ilaha illa'allah. Allah il y a seullement un unique Dieu et Muhammed est son messager, Allah, la ilaha illa'allah (3) (1) : (SAW) c a d que dieu le salut et pri sur lui. ( on le dit toujours après qu'on parle du prophète) (2) : c'est une reponse a 'que la paix soit avec vous, et ca a le même sens. (3) : il n'ya qu'un seul et unique dieu (4) : c'est la première sourate en coran. ÜÇ YUSUF, BİR İSLAM
![]() Ali KÖSE Hani büyük insanlar vardır. Hayatlarını dönemlere ayırdığımız, her dönemde başka yüzleriyle karşılaştığımız insanlar. Hayatları fırtınadır. Sonunda bir limana gelip durulurlar. Ama hep bir süreçtir, bir evrimdir yaşamları. Bu yüzden büyüktür onlar. İşte onlardan birisidir Yusuf İslam. Onu ilk İstanbul'da görmüştüm. Yıl 1986 idi. Tepebaşı Gazinosu'ndaydı. Neden Müslüman olduğunu anlatmaya gelmişti Müslüman-Türk kardeşlerine. Sarıklı-cüppeli erkekleri, kravatlı üniversite öğrencilerini, çarşaflı kadınları, türbanlı genç kızları ağırlamıştı Tepebaşı Gazinosu o gece. 1960-70'lerin pop dünyasının belki de bir numaralı ismini dinleyeceklerdi. Ben de kravatlılar kadrosundan oradaydım. O gece şarkı söylememiş, Kur'an okumuştu. Çünkü şarkı Cat Stevens'ın, Kur'an ise Yusuf İslam'ın simgesiydi onun ve dinleyenlerinin gözünde. Şarkı, beste ve gitar hanelerinin karşısında kocaman bir "zinhar!" vardı. İlâhi bile söylenmeyecekti artık. Herkes memnundu durumdan. Popun bir numarası karşılarındaydı ve kendisini bir numara yapan şeyi lanetliyordu. Müslümanlar mutmaindi gazinodan ayrılırken. "Müzik lanet edilesi bir şey midir?" sorusu hiç yoklamamıştı zihinleri. Çünkü coşku büyüktü. Bir sonraki buluşmamız bu kez onun memleketindeydi. Londra Üniversitesi'nde konuşma yapıyordu. Müslüman Öğrenciler Derneği'nin davetlisiydi. Ben yine kravatlılar kadrosundaydım. Çoğunluk Müslüman'dı, ama başka dinlerden öğrenciler de yok değildi. Çünkü o bir efsane idi ve onun peşinden hidayete eren birçok İngiliz genç vardı. Müslüman gençler sorgulayıcı idiler. Tepebaşı'ndan farklı bir atmosfer vardı salonda. "Neden müziği tekrar denemiyorsun? Üstelik bunu İslam için yapabilirsin?" demişti bir genç kız. Cevap çok sertti. "Ama peygamberimiz zamanında ..." diyecek oldu genç kız. Fakat ikinci bir soruya mahal yoktu: "Bu benim yolum ve İslam bunu gerektiriyor!" Yıl 1989'du ve ben o gün kararımı vermiştim. Bu, Birinci Yusuf'tu. Ondan sonra da hep ikinci, üçüncü Yusuf'un zuhur edeceği günleri bekledim. Çünkü onu çözmüştüm. Müzikten kaçışın dinden başka bir nedeni olmalıydı onun için. Aslında müzikten değil, geçmişinden kaçıyordu. Müzik gündeme geldiğinde hep aşırı bir gerginlik yaşıyordu. Müziğin ona Cat Stevens'ı hatırlattığı kesindi. Geri dönmekten korkuyordu. Kendisine geri dönüş fırsatı tanımamaya kararlıydı. Kıyafet değişimi de bunun içindi belki. Aslında yeni kimliğin başkalarınca kabulünü sağlayan bir simge idi kıyafet değişimi. ![]() Ama Yusuf İslam için daha çok yeni kimliği kendine kabul ettirmenin bir aracı olmuştu uzun beyaz entari ve sarık.
Artık anlamıştım onun ruh halini. Değişimi en sert olanların geçmişe dönmekten en fazla korkanlar olduğunu öğrenmiştim. Kararımı vermiştim: "Geçmişe dönme korkusunu aştıkça değişecekti." İslam'ın bu olmadığını o da bilecekti. Yerel ve de tarihsel yorumlarından birisini tercih ettiğini anlayacaktı zamanla. Çünkü bu dönemdeki Yusuf'u belirleyen İslam değil, kendisiydi. İkinci Yusuf 1990'larda geldi. Müziğin din için kullanılabileceğine karar verdi. Artık müzik hanesinin karşısında "Haşa!" yoktu. Kur'an alfabesini müzikle öğreten bir kaset çıkardı. Peşinden ilahi kasetleri geldi. Türkiye'ye de uğradı birkaç kez, yok satan bu kasetler için. Her ne kadar anlamasalar da kapışmışlardı bu kasetleri Türkiyeli kardeşler. Ama değişen bir şey de yoktu Türkiye'deki kardeşler için. Cat Stevens'ın şarkılarını da anlamadan dinlemişlerdi çünkü. Ama Yusuf için değişen çok şey vardı. İkinci Yusuf artık sadece haramların adamı değildi. Mubahları da (dinin insanların tercihine bıraktığı şeyler) keşfetmişti. Hayatın sadece haram ve helallerden ibaret olmadığını anlamıştı. Londra'da etrafını saran bazı Müslümanların kendisine empoze ettiği katı İslam yorumlarını aşabilmişti. 2000'li yıllara geldiğimizde artık Müslümanlık yaşı 20'yi geçmişti. "Father and Son" (Baba ve Oğul) şarkısında anlattığı isyankar oğul tarihte kalmıştı. O artık "baba" idi ve babaların pek geri dönüşü olmazdı. Durulmuştu ve geçmişinin tekrar kendisini çağırmasını umursamıyordu artık. Geçmişin sesi çok uzaklarda kalmıştı. Şarkılarının İngiltere'de hâlâ "hit" olmasına aldırmıyordu. Kendine güveniyordu. Üçüncü Yusuf ortaya çıkabilirdi artık. Öyle de oldu. 22 Mart 2000'de İngiliz Lordlar Kamarası'nı ziyaret etti. Lordları muhatap alıp onlara gençlerin alternatif bir Rock and Roll'a ihtiyaçları olduğunu, manevi değerlere hep birlikte sahip çıkmaları gerektiğini anlattı. 20 Ekim 2003'de Londra'nın konser mabedi Royal Albert Hall'de hayır kurumları adına konser verirken nostalji yaşamıştı. İki gün sonra "World Social Award" ödülünü almak için Hamburg'daydı. Fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan Birinci Yusuf bu kez kameralara el sallıyordu Hamburg'dan. 29 Kasım 2003'de AİDS'liler yararına Güney Afrika'da Nelson Mandela tarafından düzenlenen çok katılımlı konserlerde sahne aldı. Hem de Müslümanlığına halel gelmediğini bilerek. Uzun zamandır ilk defa ceket ve pantolonla görmüştük onu. Dahası, kendi adını taşıyan web sayfasında (www.yusufislam.org.uk) Cat Stevens'ın resmi de vardı artık. Cat Stevens tekti o sayfada. Ama üç Yusuf vardı. Bir "tek" daha vardı: İslam... İslam... Ve Üçüncü Yusuf onu bulmuştu ![]() June 17 Ney (im)NEY
![]() Ney, Türk Klâsik Müziği’nin yegâne üflemeli çalgısı ve Türk Tasavvuf Müziği’nin baş sazıdır. Tüm tekke musikisinde bendir ile birlikte kabul gören tek müzik âleti ney olmuştur. Mevlevî Ayinleri neylerin ve kudümlerin katılımı ile yapılır. Ney ses rengi olarak insan sesine en yakın çalgılardan biridir. Her türlü müzikal motifi icra etmeye imkân tanır. Üç oktavlık ses sahası içindeki tüm sesleri, nefes şiddetini veya dudağın başpâre ile yaptığı açıyı değiştirmek suretiyle koma koma (hatta cent cent) verebilir. Ney, sarı renkli, sert ve sık lifli kamıştan yapılır. Sıcak iklim bölgelerinde ve taban suyu yüksek, sulak yerde yetişen bu kamışın birbirinden farklı cinsleri bulunur. En çok tercih edilen, Asi ve Nil nehirleri kıyılarında yetişen cins kamışlardır. Neylik kamış mutlaka dokuz boğum olmalı ve boğum aralıkları ve kalınlıkları mümkün olduğunca birbirine yakın olmalıdır. Tabiattaki kamışın boğumları, doğal olarak kökten uca doğru boyları kısalmakta ve çapları daralmaktadır. Bu kısalma ve daralmanın mümkün olabildiğince azar azar olması tercih edilmelidir. Tabiatta neylik kamış, yerden yukarıya doğru ters olarak yer alır. Yere yakın olan boğumların araları uzun ve kamış et kalınlığı çok fazla olduğundan, bu kısımlar ney yapımında kullanılmaz. Ney yapılan kısımlar kamış boyunun yarısından yukarıda bulunur. Neylerin üst ve alt ucuna çatlamayı önlemek için çeşitli metallerden yapılmış, kamışa sıkıca giren birer bilezik takılır. Bu bileziklere parazvâne adı verilir. Metaller altın, gümüş, bakır, vs. olabilir. Ancak gümüş, bakır gibi metaller oksitlendiğinden hava ile irtibatları kesilmelidir. Ney Çeşitleri: ![]() Davut Şah Mansur Şah Mabeyni Mansur Kız Mansur Mabeyni Kız Yıldız Müstahsen Bolahenk Süpürde Mabeyni Süpürde Bolahenk Nısfiye Ney’in Tarihçesi Sümerce’ den Farsça’ ya geçen “ nâ ” veya “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçe’ de ise hemen her zaman “ ney ” olarak anılmıştır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde de benzer adlarla (örneğin Romanya’da “ naiu ” adıyla) adlandırılmıştır. Farsça çalan, icra eden anlamına gelen “ zeden ” sözcüğünden takılanarak oluşturulan “ neyzeden ” bozularak, ney icracısı anlamında günümüzde de kullanılan “ neyzen ” e dönüşmüştür.
March 17 Taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin HOŞ GELDİN.![]() DİNLEMEK İÇİN { BURAYA TIKLAYIN } Taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin HOŞ GELDİN. Seni Özledik Efendim... ![]() İş, güç, yalnızlık,güneşzilik ve günsüzlük… Yeni yazının başlığı böylemi olsa acaba.... Yada yazı yazamasam... Köşe yazarlarının, entelektüellerin, düşünürlerin, gazetecilerin dönüp dolaştıkları yerleri bugün aklımdan geçirmesem diyorum. .. Bugün akımların etkisi altında kalmayıp, irademin ve bedenimin secde ettiği Allah'ın Habibi için toplasam kalemlerimi ve birleştirsem. Bütün akılların birleşip onun kullandığı bir bağların derinliğine erişemeyeceklerini bilerek bütün kalemlerimi toplasam ve çok bilmişliğimi, artristik kelimelerimi, felsefik tartışmaların ateşlediği nefsimi dağ kılmak yerine dağlasam bugün… Peygambere bir mektup yazsam…Ellerim hiç bu kadar titrememişti efendim. Kütüphanedeki hiçbir kitabı tanımıyorum seni düşününce kitaplarıma kaldığım yerden devam edemiyorum. .. Fikri tartışmalarda savunacağım düşünceleri bile savunamıyorum. .. Sonu izmle biten düşüncelerin yozluğunu umursamıyorum... Kesip biçenlere atıp tutanlara entelektüel dergahın içinde tanrı kabul ettikleri bilimin savrukluğuna aldırmıyorum... Sen olsaydın diyorum, tartşılmazdı kavramlar uzlaşırdık her konuda… Demogoji yaparak kutsanan beyinlerce, iteklenen herşey biterdi. . İlmini alır haddimizi bilirdik. Azıcık susardık sen olsaydın burnumuzun dikine gitmezdik... Aklımıza esen havayla ağzımıza geleni söylemezdik. Sen olsaydın kendimizin bir karşılığı olurdu. Sen olsaydın bildiğimizi bilirdik... En çok satan kitapları okuyarak, kendimizi bir bilen ilan etmezdik. .. . Kelimeleri israf etmezdik, matematiği kutsamazdık... ![]() Dar düşünüp çıkar yol bulamamaktan yakınmazdık... Her el sıkıştığımız düşünce karşısında benliğimizin sömürülmesine izin vermezdik... Dilimizi başkalarının diline çevirmezdik... Sen olsaydın şiir yazılmazdı ve köşe yazılarının kapanırdı köşeleri... Fizik yasalarını mutlak aklın yarasaları haline dönüştürenlerin,kesilirdi dönüşümleri... Sırf konuşmak olsun diye harf sırasına göre boşluğa düşmezdik. .. Sen değdiğinde bize biz sana değen olurduk ve sana erişirdik, sen bizleri ertelemezdin sana danışan ümmetini geri çevirmezdin... Açıklardın anlatırdın aklımıza su serper bizleri endişe tuzağına düşüren düşünce sahiplerine kendini siper ederdin. .. Sen olsaydın Uhudu Bediri Hudeybiyeyi yaşardık.. Ve bütün bunlar karşısında kimse bize hikaye anlatmazdı... Akılcıların çoğulcuların liberallerin demokratların milliyetçilerin sosyalistlerin kelimeleri silinirdi kendi akıllarından. .. ![]() Yabancı düşünürlerin epikilüstlerin stoisyenlerin hedonistlerin söyledikleriyle fikir hamallığı yapmazdık sen olsaydın sana yaslanırdı akıllarımız ve seni bilirdik sadece. .. Sen olsaydın bozguna uğramakla yenilmek arasındaki çizgiyi hatırlar ve yenilgiyle sonlanan fikri mücadelemizi bile hayra yorar bize Uhudu hatırlatırdın... Şimdi ellerim titriyor efendim…o çok bildiğim sandığım bütün bilimler kırışıyor senin bir zerre ilmin karşısında. Şimdi aklın sarsılıyor efendim düşüncelerim susmakta, sana ve senin kullandığın küçük bir virgülü bile fikrinin bağrına basıyor ve bastıkça parçalanıyor dahada küçük parçalara ayrılıyor dünyanın atomları. Şimdi sadece sen olsaydın ve bizde sadece sussaydık. Konu sıkıntısı çeken dar beyinlerin sana koştuğunu görseydik, bilimlerini ilminle kıyaslayanların susup seni dinlediklerini görebilseydik. Ve seni bize gönderen Allah a seninle şükretseydik,. Şimdi sen olsaydın dili tutulurdu dünyanın, eli ayağı birbirine dolaşırdı denklemlerin, parabollerin… Şimdi sen olsaydın sadece sen olurdu kainat… Fani dünyamıza şeref verdin onu anlamlandırdın, doğrusu sana doyamadık efendim. Seni sevdik ve her zaman özlemini büyüttük yüreğimizde, seni sevmeyi ve özlemeyide ibadet bildik, seni hiçbir zaman unutmayacağız. ....... Efendim taptaze bir haberdir gelişin iyiki geldin hoş geldin. alıntı. " HALBUKİ NEDE ÇOK YAKINMIŞIM SANA "SENSİZ GEÇEN GÜNLERİN KAZASI YOK EY SEVGİLİ BU KALP BU SEVDAYI DEFALARCA TAVAF ETİ"
arkamda kalan küfrün katran karası yüzü ,şerha şerha seninle yeşeren halim kulluk şerefine muhabbetinle erdi.. Ey el Emin, güzel ahlak timsali senden hasıl olan muhabbet iklimine bizleri de kabul eyle..tebliğ ettiklerine temsil ettiklerine telkin ettiklerine huzura sukuna saadete adalete umuda yaklaştırdıklarına hicranımızı vuslata cevirmek için Sana senin yoluna muhtacız.. BEN DE bir ahir zaman garibiyim Garib bırakmazsın bilirim her yazılan nasılsa karşılık bulacaktır ....şu dibi karanlık asırda yaktığın ışığa koşmaktan alı koymasın Allahım bizleri .. koşmaya çalıştığımız o dik yokuşlarda çamurlara bulaşsakta sana her dokunuşumuzda seni her anışımızda sarıldığımız sünnetinle felah bulanlrdan eylesin Rabbim bizleri.. hani Sen yaptın diye sofrada nimete tuzla başladığımız halimiz var ya işte tuzun değeri bile seninle artarken sana her varışta sana her koşuşta bilirimki benimde değerim artacak alemi ervahta.. Çare Sensin derman Sen geçmişte olduğu kadar gelecek de Sana muhtac..ve ayırmasın Rabbim senin muhtaclığından bizleri..amin..SENSİZ GEÇEN GÜNLERİN KAZASI YOK EY SEVGİLİ .. Kutlu doğumunun yıldönümünde seni rahmetle minnetle anıyoruz November 20 Ellerimizin Büyük Boşluğu ...Ellerimizin Büyük Boşluğu
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz Sana gelmek Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz Başımızın okşanmasını gözyaşımızın silinmesini,kolumuza girilmesini istiyoruz Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz Rüzgarın sesini, ırmağın sesini Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, olduğu bir dünyayı yeniden isterken Seni istiyoruz aslında.Bunu söyleyemiyoruz Her yer gece, çok gece Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim Çok yenildik yetmez mi ? Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında Büyütüp durduk siyahı Gece gece gece Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi Bilmiyoruz Çünkü Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şuan Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları Yusuf’u düşüneceğiz, Yakup’u, Musa’yı İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini Ve Efendimizi Efendimizi Kuyular kuyular kuyular kazdık Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık Kestik kendimizi deldik yaktık Sonra sana değil dünyaya aktık Dünya ki mescid dir biz onu otel yapmışız Kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız Bir çocuk oyuncağını alamamış Bir kız sevdiğini saramamış Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu Bir adam paramparça bir çift göz için Birisi ekmek götürememiş evine Birisi aşk Birimiz dünyayı kurtaracak Birimiz yarını Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden ellerini hala açık sanıyor Geldik işte bunlar ellerimiz Açılmış bak bilirsin ne diye Ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik Açtık işte bunlar ellerimiz Burası dünya Şu biziz Bunlarda ellerimiz Öyle açık öyle acemi öyle boş Öyle mahcup öyle dalgın öyle boş Öyle boş Senin değil miyiz hepimiz Senin değil mi her şey Alırsın kime ne verirsin kime ne Ve bu açtığımız eller senin değil mi Senin değil miyiz hepimiz Rabbim Bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar Kimsesiziz kime gidelim Yaralarımız var kime Sıcak birşey arıyoruz kime Merhamet istiyoruz kime Bağışlanmak istiyoruz kime gidelim Sorumuz ve cevabımız sen değil misin Yorgunuz kaybetmişiz dalgınız kırgınız küsmüşüz Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim Çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik Ne getirdim deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur. Geldik işte bunlar ellerimiz Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu Beş duygum harap, altı yönüm harap On parmağımda on acı Ya Rab Denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya Fırlattın beni dünyaya Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden Bu saman çöpünü kasırgada bırakma Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor Kapı açılacak yoksa niye var Rahmet örtecek günahı Geride kalacak gazabın adımları Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz Ol dedin olduk senden Gel dedin geldik sana Başımız yerde Açtık ellerimizi sevgilinle birlikte Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım Elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz Sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına İnşirah inşirah inşirah Ayetin değil miyiz senin Ya Allah (ibrahim sadri) ![]() November 13 Dua, dua, eller karıncalanmış... ve en büyük mucizeden ışıklar... KUR'AN'DAN DUALAR
"Ey Rabbimiz Bizi sana teslim olanlardan kil neslimizden de sana teslim olan bir ummet cikar, bize ibadet yerlerimizi goster, tovbemizi kabul et zira tovbeleri kabul eden, cok merhametli olan ancak sensin." ( Bakara- 28 )
"Ey Rabbimiz, Bize dunyada bir iyilik, ahirette bir iyilik ver. Bizi ates azabindan koru." ( Bakara- 201 )
"Ey Rabbimiz Unutursak veya hataya dusersek bizi hesaba cekme(yarliga).Ey Rabbimiz Bizden oncekilere yukledigin gibi bize de agir bir yuk yukleme." ( Bakara- 285 )
"Rabbimiz Bizim gucumuzun yetmedigi islerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bagisla, bize aci. Cunku sen mevlamizsin. Kafir kavimlere karsi bize yardim et." ( Bakara- 286 )
"Rabbimiz Bizi dogru yola ilettikten sonra kalplerimizi egriltme. Bize tarafindan rahmet bagisla. Eminiz ki, lutfu en bol olan sensin." (Ali Imran- 8)
"Rabbimiz Gelmesinde suphe edilmeyen bir gunde insanlari mutlaka toplayacak olan Sen'sin. Allah asla sozunden donmez." ( Ali Imran -9 )
"Ey Rabbimiz Iman ettik, oyleyse bizim gunahlarimizi bagisla, bizi ates azabindan koru." ( Ali Imran -l6 )
"Rabbimiz Indirdigine inandik ve Peygamber'e uyduk Simdi bizi (birligini ve peygamberlerini tasdik eden)sahitlerden yaz." ( Ali Imran- 53 )
"Ey Rabbimiz Gunahlarimizi ve isimizdeki taskinligimizi bagisla, ayaklarimizi (yo1undan) kaydima, kafirler topluluguna karsi bizi muzaffer kil." ( A1i Imran-147 )
"Rabbimiz Sen bunu bosuna yaratmadin. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabindan koru." ( Ali Imran -191 )
"Rabbimiz, dogrusu sen, kimi cehenneme koyarsan artik rusva etmissindir. Zalimlerin hic yardimcilari yoktur." ( Ali Imran- 192 )
"Ey Rabbimiz, Gercek su ki biz, "Rabbinize iman edin" diye seslenen bir davetciyi (Peygamberi, Kur'ani) isittik. Artik gunahlarimizi bagisla, kotuluklerimizi ort, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz." ( Ali- Imran- 193 )
"Rabbimiz' bize peygamberlerin vasitasiyla vaat ettiklerini de ikram et ve kiyamet gununde bizi perisan etme: Suphesiz sen vaadinden caymazsin." ( Ali- Imran -194 )
"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eger bizi bagislamaz ve bize acimazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz." ( Araf- 23 )
"Lutfedip hidayetiyle bizi buna(bu nimete) kavusturan Allah'a hamdolsun, Allah bizi dogru yola iletmeseydi kendiligimizden dogru yolu bulacak degildik. Andolsun ki, Rabbimizin elcileri gercegi getirmislerdir." ( Araf- 43 )
"Ey Rabbimiz! Bizi zalimler toplulugu ile beraber bulundurma!" ( Araf- 47 )
"Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasinda adaletle hukmet. Cunku sen hukmedenlerin en hayirlisisin." ( Araf- 89 )
"Rabbimiz ustumuze sabir yagdir ve bizi musluman olarak oldur." ( Araf- l26 )
"Allah'a dayandik. Ey Rabbimiz, bizi. O zalimler topluluguna bir fitne (konusu) yapma. Ve bizi rahmetinle 0 kafirler toplulugundan kurtar." ( Yunus 85-86 )
"Ey Rabbim beni ve soyumdan gelenleri namazi devamli kilanlar eyle. Ey Rabbimiz duami kabul et! ( Ibrahim-40 )
"Ey Rabbimiz (amellerin) hesap olunacagi gun beni ana-babami ve mu'minleri bagisla." ( Ibrahim- 4l )
"Rabbimiz, Bize tarafindan rahmet ver ve bize, su durumumuzdan kurtulacak yolu hazirla." ( Kehf- 10 )
"Rabbimiz, Biz iman ettik, oyleyse bize aci. Sen merhametlilerin en iyisisin." ( Mu'minun 109 )
"Rabbimiz, Cehennem azabini uzerimizden sav. Dogrusu onun azabi gelip gecici bir sey degildir." ( Furkan- 65 )
"0rasi cidden ne kotu bir ugrak, ne kotu bir konaktir." ( Furkan- 66 )
"Rabbimiz bize gozumuzu aydinlatacak esler ve zurriyetler bagisla ve bizi takva sahiplerine onder kil." ( Furkan-74 )
"Bizden tasayi gideren Allah'a hamdolsun. Dogrusu Rabbimiz cok bagislayan, cok nimet verendir." ( Fatir- 54 )
"Rabbimiz bizi ve iman ile daha once bizi gecmis din kardeslerimizi bagisla, kalplerimizde, iman edenlere karsi hic bir km birakma. Rabbimiz, Suphesiz ki sen cok sefkatli, cok merhametlisin." ( Hasr- 10 )
"Rabbimiz, Sana dayandik, sana yoneldik. Donus sanadir." ( Mumtehine-4 )
"Rabbimiz, Bizi inkar edenler icin bir fitne kilma bizi bagisla, Ey Rabbimiz, yegane galip ve hikmet sahibi ancak sensin." ( Mumtehine-5 )
"Ey Rabbimiz, Nurumuzu tamamla, bizi bagisla, cunku sen her seye kadirsin." ( Tahrim- 8 )
"Basima bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin." ( Enbiya- 83 )
"Senden baska hic bir tanri yoktur. Seni tenzih ederim. Gercekten ben (nefsine zulmeden) za1im1erden oldum." ( Enbiya- 87 )
"Rabbim beni yalniz birakma. Sen varislerin en hayirlisisin. (Her sey sonunda senindir.) ( Enbiya- 89 )
"Rabbim bagisla ve merhamet et. Sen merhametlilerin en iyisisin." ( Mu'minun- 118 )
"Bizi zalimler toplulugundan kurtaran Allah'a hamdolsun." ( Mu'minun- 28 )
"Rabbim beni yalanlamalarina karsilik bana yardimci ol." ( Mu'minun- 38 )
"Ey Rabbim, beni ve kardesimi bagisla, bizi merhametine kabul et. Zira sen merhametlilerin en merhametlisisin." ( Araf- 151 )
"Rabbim, kucuklugumde onlar beni nasil yetistirmislerse, sen de onlari esirge." ( Isra-24 )
"Rabbim girecegim yere durustlukle girmemi sagla cikacagim yerden de durustlukle cikmami sagla. Bana, tarafindan hakkiyla yardim edici bir kuvvet ver." ( Isra- 80 )
"Allah bana yeter. Ondan baska tanri yoktur. Ben sadece O'na (guvenip)dayanirim. Cunku 0 buyuk arsin sahibidir." ( Tevbe- 129 )
"Rabbim, bana tarafindan hayirli bir nesil bagisla Inaniyorum ki sen, duayi hakkiyla isitensin." ( Ali-Imran- 38 )
"Rabbim, Ruhuma genislik ver."
"Isimi bana kolaylastir."
"Dilimin bagini coz. Ki sozumu anlasinlar" ( Taha- 25-26-27- 28 )
"Rabbim, benim ilmimi artir." ( Taha- 114 )
"Rabbim, Bana hikmet ver ve beni iyiler (zumresi ne ) kat." ( Suara- 83 )
"Bizi mu'min kullarinin bircogundan ustun kilan Allah'a hamdolsun." ( Neml- 15 )
"Ey Rabbim, Bana ve ana-babama verdigin nimet sukretmemi ve hosnut alacagin iyi is yapmami gonlume getir. Rahmetinle, beni iyi kullarin arasina kat." ( Neml- 19 )
"Rabbim, dogrusu kendime zulmettim. Beni bagisla." ( Kasas- 16 )
"Rabbim beni zalimler guruhundan kurtar." ( Kasas- 2l )
"Rabbim, Dogrusu bana indirecegin her hayra muhtacim." ( Kasas- 24 )
"Rabbim, Su fesatcilar guruhuna karsi bana yardim et." ( Ankebut- 30 )
"Rabim, Bana ve anne babama verdigin nimete sukretmemi ve razi olacagin yararli is yapmami temin et. Benim icin de zurriyetim icin de iyiligi devam ettir. Ben sana dondum. Ve elbette ki ben muslumanlardanim." ( Ahkaf- 15 )
"Rabbim, yeryuzunde kafirlerden hic kimseyi birakma" ( Nuh- 26 )
"Rabbim, Beni, ana-babami, iman etmis olarak evime girenleri, iman sahibi erkekleri ve kadinlari bagisla, zalimlerinde ancak helakini artir." | |||||||||||||